Bilgi Sahnesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilgi Sahnesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2010 Perşembe

"Hiç Niyetim Yoktu" - Bilgi Sahnesi

Reşat Nuri Güntekin, bilindiği gibi Yaprak Dökümü adlı romanından bir oyun uyarlamış ve ardından Romandan Piyes Çıkarmak başlıklı üç makale kaleme alarak bu süreci ayrıntılarıyla anlatmıştır. 1944 tarihli bu makalelerde, romandan oyun yapmanın başlangıçta kendisine çok kolay göründüğünü, “vakanın, şahısların hatta diyalogların” bile hazır olduğunu düşündüğü fakat işe başladıktan sonra meselenin hiç de düşündüğü gibi olmadığını söyler:

“…şimdi sizden istenen iş (…) yeni bir yapı kurmaktır. Bu yapı hem [uyarlanan romana] benzemek hem de ayrı bir mimarinin kaidelerine, romandan büsbütün başka bir şey olan tiyatro mimarisine uymak zorundadır.

[…] Gerçi öteki mimari gibi tiyatro mimarisinde de usul çoktur. Fakat öteden beri bunların en makbul sayılanı, teşbihsiz anlatamayacağım, ehram [piramit] biçiminde olan yapıdır. Mevzu bir ehram gibi yerden derece derece yükselerek doruğa çıkacak, sonra tekrar aşağı inecektir.”[1]

Yazının yazıldığı tarihlerden bu yana Türkiye’de tiyatro Güntekin’in bahsettiğinden çok farklı mimarilerle de oyun kurabilmeyi denedi, deniyor. Artık eskisi gibi bir oyunun yapısının “piramit yapısına” uygun kurulmasını bekleyemeyiz; fakat Güntekin’in sözlerinde, bugün bizim için hala geçerli noktalar var. Birincisi roman ve tiyatronun iki farklı “mimariye” sahip olduğu gerçeğinin kaydının düşülmesi; ikincisi ise bu “mimariler arasındaki geçişin” çok hassas dengelere dayandığıdır. Güntekin, makale dizisini şu sözlerle bitiriyor:

“Anlatmak istediğim şey şudur ki roman ile tiyatro ayrı ayrı şeylerdir, her birinin ayrı ayrı meseleleri vardır ve asıl ehemmiyetlisi romandan piyes çıkarmak yeni bir piyes kazanmaktan daha güçtür.” [2]

“Mimariler arası geçiş” meselesi, gerçekten de hassas bir konudur. Tiyatroya çevirmeye çalıştığınız formu ya yeniden kurarsınız (reconstruction) ya da onu tamamen çözüp başka türlü kurarsınız (deconstruction).

Geçen hafta izlediğim Hiç Niyetim Yoktu adlı oyun bana, romandan ya da öyküden yapılabilecek bir uyarlamada deconstruction yerine reconstruction yapılınca ne türden problemlerle karşılaşabileceğimize dair bazı fikirler veriyordu.

…..

Bilgi Sahnesi’nin geçen sezonun sonunda ilk gösterimini yaptığı Hiç Niyetim Yoktu, Fatih Özgüven’in aynı adlı anlatı kitabındaki üç hikayeden oluşan tek kişilik bir gösteri.

Oyunda sunulan üç öykünün birbirleriyle ilişkisi oldukça zayıf; dramaturjik bir müdahale yapılarak –belki belirli yerlere metin eklemeleri yapılarak- bu sorun giderilebilir. Diğer taraftan anlatıların her birinin de tek başlarına fazla bir derinliklerinin olduğu söylenemez.

İlk anlatı –kitapta, yanlış hatırlamıyorsam, Gizli Nağme adını taşıyordu- “oryantalizm” ve “batı hayranlığı” konularında gezinen bir öykü. Anlatıcı ile Frenk arasındaki ilişkilerden, Frenk’in İstanbul ve Doğu hayranlığını ve Anlatıcı’nın bu durum karşısındaki çelişik duygularını gözlemleriz. Anlatıcı bir vesileyle tanıştığı Frenk’i Eyüp’teki bir arkadaşının evinde misafir eder. Böylece aralarında yakın bir ilişki başlar. Bu ilişkide batılılaşma, Avrupa hayranlığı ve bu duyguların reddi arasında gidip gelen Anlatıcı’nın komik durumlarına odaklanırız. Anlatıcının bu duygularına paralel olarak Frenk’in oryantalizmi de olayların komikleşmesine hizmet eder. Örneğin hikayenin sonunda Frenk’in “gizli nağme” diye adlandırdığı ve hayranlık duyduğu melodinin Aygaz cıngılı olduğu anlaşılır vs. Bu ilk hikayede, Anlatıcı’nın batılılaşmış bir doğulu olarak yaşadığı “çelişik duyguların” kısa kısa geçildiğini söylememiz gerekiyor.

İkinci hikaye ise ilkine göre daha spesifik bir alana yoğunlaşıyor: Burada Anlatıcı’nın hayatın küçük ayrıntılarına takıldığını görüyoruz. Bu kez ilişkide olduğu yabancı, bir Alman’dır ve Anlatıcı ona aklından geçen bazı küçük ayrıntıları aktaramamanın sancısını duyar. Çünkü anlatıcının takıldığı ayrıntılar (Pop şarkıcısı Baha’nın meşhur olma serüveni, albümündeki fotoğraf, albüm kapağındaki şarkı sözlerinin yanlış yazılması, sözlerdeki gariplik vs. gibi ayrıntılar) fazlasıyla “yerli”dir; yabancı dile “çevrilemezler” vs.

Üçüncü hikayede (Regal Dönemi) spesifikleşmenin devam ettiğini görüyoruz. Bu kez Anlatıcı’nın takıldığı ayrıntılar Ajda Pekkan’ın şarkı sözlerindeki anlamsızlıklar, dilbilgisi ve vurgu hataları olur. Anlatıcı’nın bir zamanlar hayranlıkla dinlediği ve hiç sorgulamadığı şarkıcının şarkı sözleri bugün artık kendisine “saçma” gelmektedir.

Fatih Özgüven’in Hiç Niyetim Yoktu adlı kitabı, Avrupa Hikayeleri alt başlığını taşıyor. Oyunda tercih edilen ve yukarıda özetlemeye çalıştığım hikayelere baktığımızda da bir “Avrupa” meselesinin izlerini görmek mümkün. Fakat hikayelerin bu konuda fazla derinleşemediğini ve meselenin tam olarak açılamadığını düşünüyorum. Özellikle ilk hikayede bu konuda oluştuğunu düşünebileceğimiz görece derinlikli yapı 2. ve 3. hikayelerde ya hiç yoktu ya da çok silik bir şekilde bulunuyordu. Birinci hikaye ile ikincisi arasında “bir yabancıyla diyalog” motifi bir miktar ortaklık hissi uyandırsa da ikinci öykü, söz konusu “Avrupa” meselesinde bir derinleşme sağlamaktan uzaktı.

Oyunda her bir hikayenin ardından verilen kısa aralar ile her anlatıdaki farklı kostüm kullanımları bana, rejinin, bu üç hikayeyi bir bütünlük içerisinde değil de tek tek, bağımsız hikayeler olarak ele almayı daha doğru bulduğunu düşündürttü. Fakat Anlatıcı’nın dilindeki –yazardan kaynaklanan- sabit tonlama ve üslup bu farklı hikayeleri tek bir ana hikayenin farklı epizotlarıymış gibi algılanmamıza yol açtı.

Özgüven’in üslubunun farklı bir soruna daha yol açtığı kanısındayım. Kullandığı üslup, “üst perdeden” ve “bilgiç” bir ton barındırıyor. Özellikle metindeki Anlatıcı’nın kendinden emin tavırları, oyunda bu anlatıcıya yönelik eleştirel bir tutum takınmamızı engelliyor. Özellikle tek kişilik bir gösteride bu türden bir üslup, eğer oyunculukta da buna ilişkin çözümler bulunamazsa izleyiciyle çok sorunlu bir ilişkiye neden olabilecektir. Özgüven’in dili samimidir, okurla –tabiri caizse- kısa sürede “senli benli” olur. Fakat okur olarak yazarın sizinle kurduğu bu ilişkiyi bir derece yönlendirmek sizin elinizdedir; yani son kertede onu kendi iç sesinizle okur ve anlatıcıyı kendinize dönüştürebilirsiniz. Fakat bu hikayeler sahnede bir oyuncu tarafından oynanmaya başlandığında aynı kontrolü sağlamak kolay değildir. Burada oyuncunun metindeki “kendinden emin” tavırla ve Anlatıcının “kendisinden ziyade çevresini eleştiren” haliyle hesaplaşması gerekiyor. Aslına bakılırsa bu tek başına, oyunculukla halledilebilecek bir mesele değilmiş gibi görünüyor bana. Başta da söylediğim gibi metne müdahalede bulunma ve belki birçok yere eklemeler yapmayı da içine alan bir dramaturji gerekiyor.

...

Hiç Niyetim Yoktu, özetle, metinden kaynaklı bazı problemler sahnede çözülememiş olsa da tiyatro dışı bir metnin sahneye aktarılması bağlamında ilginç bir deneme olarak ele alınabilir.

Oğuz ARICI – 29 Aralık 2010

Oyun Künyesi ve Kadro
Metin: Fatih Özgüven
Oynayan ve Metin Düzenleyen: Baran Şaşoğlu
Yöneten ve Metin Düzenleyen: Süreyya Bursa
Reji Danışmanı: Celal Mordeniz




[1] Reşat Nuri Güntekin, Tiyatro İle İlgili Makaleleri, Haz. Kemal Yavuz, MEB, 1976, s. 112,114,117

[2] A.g.e., s. 131

6 Nisan 2010 Salı

“ÇAĞRILMAYAN YAKUP” Çalışması Notları

Bilgi Sahnesi tarafından 2008 yazında çalışılan ve ekim ayında sahnelenen
Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup” adlı şiirinin çalışma süreci üzerine…
Derleyen: BARAN ŞAŞOĞLU

Baran’ın ilk sözü:
24 Ekim 2008.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü BS2.
Tanışma toplantısı.
Sahnedeyiz.
“Çağrılmayan Yakup”u gösteriyoruz.

Canberk’in dedikleri:
2008 yazı İstanbul’da olamadığım için ya da olmadığım için şiir projesine dâhil olmamıştım. Henüz “Küskün Âşıklar” çalışmaları ve gösterimleri devam ederken, Baran rejisini kendisinin yapacağı Ahmet Telli’nin “Dövüşen Anlatsın” adlı şiirinden bir sahneleme yapmak istediğini ve okullar kapandıktan sonra başlamak istediğini söyledi. Şiiri okumuştum ve beğenmiştim. Baran’ın da etkilendiği ve sahneleme istediği uyandıran nokta ise şiirde birinci çoğul ağzından anlatılan mücadelenin ve sonuçlarının olmasıydı. Ben çalışmaların aşamalarını takip etmedim; ancak ortaya seyirlik bir şey çıkarmaktan çok, şiir üzerine çalışmak ve farklı bir şey deneyimlemek amacı ile yola çıkıldığını öğrendim. Farklı bir deneyim olduğu çok açıktı ve bana biraz zorlayıcı gözükmüştü.

Baran’ın dedikleri:
Yaz çalışması olarak şiir projesini koyduk ortaya. İki nedenden dolayı heyecanlıydım. Birincisi, bu projede rejilik yapacaktım. İlk defa gerçek anlamda. İkinci neden ise bunun bir şiir projesi olmasıydı. Şiiri sahnede görselleştirmek fikri iki üç senedir kafamdaydı ve sonunda gerçekleştirebilmek için bir fırsat vardı önümüzde.

Baran’ın toplantı notu:
03.07.08
Celal’in de olduğu bir toplantı yapıyoruz sahne çalışmalarından önce. Ahmet Telli’yi inceliyor. Çok şairane diyor. Edip Cansever’i öneriyor. Biraz bozuluyorum; çünkü şairane şairliği eleştirirken kendi şiirlerime de laf gidiyor. Celal lafı oraya götürmüyor. Ben alıp çekiyorum.
Sonuçta Edip Cansever’de karar kılıyoruz. Önce “Bezik Oynayan Kadınlar” şiirini okuyacağız.

Süreyya’nın toplantı notu:
04.07.2008
Celal’le toplanmamızın ertesi günü kendi aramızda yeniden toplanıyoruz. Celal’in önerisiyle şair seçimimizi gözden geçiriyoruz. Bu yüzden Edip Cansever’den Bezik Oynayan Kadınlar’ı okuyoruz, önce Doğa sonra ben. Bu şiiri ileride sahnede de deneyip vazgeçeceğiz, o an ısınıyoruz. Can şiir okuma yöntemini tartışmayı öneriyor, şiirin anlaşılıp anlaşılmaması üzerinden giden bir konuşma sonunda. Ruken ise şiiri algılamanın biraz da kişisel olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Kadın olarak, kadının dilinden anlatılan şiiri farklı anlamam, algılamam normal.” Ben ise yöntem belirlemek için önce şairi tanımamız gerektiğini söylemişim. (niye böyle dediysem?) Baran ise gözden kaçan önemli bir noktaya değinmiş: “Herkesin önünde kitap olsa daha rahat ederiz.” Şimdi bana pek de anlamlı gelmeyen yöntem tartışmasına yönelik en açıcı öneri bu olmuş galiba.

Baran’ın çalışma notları:
06.07.08
İlk sahne çalışması.
Hareket çalışmasında herkesin kendine ait hareketler zinciri olabilir. Ama çalışmada buna sığınmak, sınırı aşmak konusunda yardımcı olmuyor. O hareketlerle başlanabilir; ama o hareketlere sıkışıp kalmak yaratıcılığı engelliyor.

08.07.08
“Bezik Oynayan Kadınlar”dan dağıtılan bölümleri herkes tek tek okudu. Yüksek sesle okumanın okuyan için faydası çok. Bazı kelimelere vurgu yaparak, ses değişkenlerini farklılaştırarak, metne farklı anlamlar vererek okundu.
Doğaçlama çalışması için belli bir süre verildi. Kısıt iki hareket ve iki ses değişkeninden yola çıkılacak olmasıydı. Amacım makamlarla ile metni çizip sonra onları organikleştirmek.
Süreyya’yı gösterimlerden sonra sahneye çıkarttım ve yaptığı hareketin tekrar edilebilirliğini değiştirdim . Olmadı. İstediğim gibi olmadı. Ne yapacağımı bilemedim.

Ruken’in eklentisi:
09.07.08
Yönlendirme ve yönlendiren oyuncunun diğer oyuncuları kontrol edebilmesi ve aynı zamanda kendisinin de çalışmasının içinde olabilmesi sorunu üzerine konuştuk. Bunun üzerine herkesin bir çalışma yönlendirmesine karar verdik.
Değişkenlere ilişkin ortak dilimizin ve anlayışımızın kaybolduğunu fark ettik uzun tartışma ve konuşmalardan sonra. Bunun üzerine gittik ve ortaklığı yakalayabildik belli bir oranda. Ama en iyi ortak dili ve anlayışı çalışırken sahne üzerinde oluşturabileceğimizi de gözden kaçırmamak gerek.

Süreyya’nın eklentisi:
11.07.2008
Hareket çalışması yapıyoruz. Ardından değişkenler ve uzamı algılamak üzerine bir çalışma yapıyoruz. Baran’ın bize verdiği uzam değişkenleri düzenli olarak birbiriyle kesişiyor. Bu arada da değişkenlerimizle oynuyor Baran.
Doğa sahnede: Uzamı üçgen, merkez ise eller. Daha önce hazırladığı doğacını üçgen uzamına uyduruyor. Son çalışmada hazır olmayan şiirin son kısmını da az önceki uzam çalışmasında doğaçladığı haliyle kullanıyor.
Baran, eliyle anlatma hareketini değiştirmesini istiyor. Ve doğacın bazı bölümleri için farklı değişkenler veriyor: ses şiddeti 1, hareket büyüklüğü 1, tempo 5, dışa dönüklük 3.
“Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü” bölümünde dışa dönüklük iç’ten normale aşamalı olarak dönecek.

Baran’ın çalışma notlarının devamı:
13.07.08
Gruptaki “samimiyet”ten bahsettik. Samimiyetin, sene boyunca gruptaki her bireyin başka birey(ler)den rahatsız olduğu noktalarda susması, “aman arkadaşlığımız/güzel grup oluşumuz bozulmasın” nedeni ile susması anlamına gelmediği, aksine bunların grup içerisinde ne kadar konuşulduğu ile ilgili olduğunda ortaklaştık. Herkes tek tek özeleştiri ve diğerlerine yönelik eleştiri yaptı. Bu konuşma/tartışma/eleştiri durumu gruptaki bireyleri birbirlerine karşı daha açık/daha güven içinde olmalarına yöneltti diyebilirim.

14.07.08
Doğa, Ruken ve Süreyya ile üçünün bölümlerine ayrı ayrı ve bölümleri birleştirerek çalıştık. Yönlendirdim. Her geçişi ben belirledim. Bu çalışma sonrası Süreyya kendilerinden bir şeyler katmadıkları için çok içine giremediğini söyledi. “Yol gösterici” dedim.

18.07.08
Doğaçlamaların gösterimine geçtiğimizde sahnede yapılanları gördükçe anlaşabildiğimizi, aynı dilden konuşmaya başladığımızı gördüm. Tabi ki daha başıydı ve kat edecek çok yol var. Ama “ortak dil” yakalamanın mutluluğu içindeyim.

Ruken’in çalışma notları:
21.07.08
Adem kendi bölümünü hazırladığı gibi gösterirken Can sahneye çıktı ve Adem’in 2 nokta olan uzamını kesecek şekilde yürüdü, koştu, hareket etti. Baran daha çok risk almalarını tavsiye etti. Daha sonra Süreyya, Doğa ve ben de katıldık Adem’in bölümüne. Baran’ın yönlendirmeleriyle daha çok risk almaya ve ortak nefes alma eklemeleri yapmaya çalıştık. Bu yönlendirmeler direkt ne yapacağımız ya da yapmamız gerektiği üzerine değil daha çok teşvik ve yardım ediciydi; ama yeterli karşılığı verebildiğimizi, yani karşılıklı diyalogumuzun sonucunun başarılı olduğunu düşünmüyorum.

29.07.08
Değişkenler üzerine daha sıkı çalışmaya başladık. Uzam çalışması bunun en önemlisiydi bence. Uzam artık bize daha çok şey anlatıyor, sahneyi kullanmak artık daha rahat ve daha çeşitli olacak gibi; çünkü sahnenin ve mekânın farkına vardık.
Bu sefer Can’ın bölümü üzerine çalıştık. Uzam çalışmasındaki uzamlarımıza göre yürümeye başladık. Can’a nefes ve zıplamalarla eşlik ettik. Baran’ın yönlendirmeleri Can’a pek destek olmuyordu, kendinden bir şeyler katmıyordu. Daha sonra Süreyya Baran ile beraber Can’ı yeni bir şeyler bulabilmesi ve içimize sinmeyen yerleri değiştirebilmesi için yönlendirmeye başladı. Yönlendirmeler artık neyin yapılması gerektiğini doğrudan söylemeye bırakmıştı yerini. Ufak tefek problemler aşılarak, içimize sinmeyen yerler üzerinde uzun uzun durarak çalışmıştık. Elimizde harika şeyler yoktu; ama en azından şiiri sahneleme çabasına artık tamamen başlamıştık.

Süreyya’nın çalışma notu:
07.08.2008
Eray Canberk’in “A’dan Z’ye Edip Cansever” isimli kitabı elimize geçti. “İkinci Yeni” ve “Mısra İşlevini Yitirdi” kısımlarını okuyoruz, tartışıyoruz. Can, aynı kitaptan “Alışkanlık” bölümünü okuyor.
“Mısra İşlevini Yitirdi” kısmını tartışmamız üzerine Edip Cansever’in “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” adlı yazısını okuduk (Dönem,1964).

Can’ın çalışma notu:
1 Ağustos 2008'deki çalışmamızda Celal mahsulatımızı değerlendirirken aldığım notlar şöyle:
— Hareket ve sesin bir araya getirilişi, formül olarak kendini belli ediyor. Bir düz matematik vardır, bir de yüksek matematik. Düz matematikten çıkmak için küsuratları ve belirsizlikleri de katmalısınız. Aksi takdirde otomasyon olur, ruh kaybolur. Hareketler ve jestler konuşmayla tam denk gelmemeli. Beklenmediklik ve tekrarlar katın. Koreografi tekrar ister. Bir şey söylersin, tekrar söylediğinde o bir dile dönüşür.
— Sesler dışsal duruyor, söz ve ses uyuşmamış, bu çalışmada sesle ilgili araştırma yapın. Bir ritim çalışması gerekiyor.
— İzleyici süreyi hisseder. Süre yaşamsallıkla ilgilidir. Süre ve zaman aynı şeyler değildir.
— Bir problemi çözmek için formülü bulduğunu hissettiğinde ortaya yeni problem koy; bunun adı derinleştirmek. Sanat, insanın kendi kendine meydan okuyucu engeller koyup onları aşması olsa gerek.
— Birkaç yerde doğru ritmi yakalamışsınız. Bir iç konuşma ritmi var. Anlamı tamamen bir kenara bırakıp ritimle çalışmalı. Kelime kendini tanıtır.
— Seste de metni unutarak çalışmalı, melodiler olmalı.
— Eski Ahit'in eski çevirisine göz atın, şiirseldir. II. Yeniler, Eski Ahit'ten etkilendiklerini söylemişlerdir.
— Bu çalışmayı, şarkı, monolog, melodi, tempo araştırması olarak düşünün.
— Hareketleri minimalize edin.
— Devinim, ses ve sözü ayırın. Üçü birbirinden bağımsız; ama bazen kesişen kanallar halinde olmalı.
— Herkes farklı bir şeyler yaparsa daha inandırıcı bir ortaklık olur.
— Rüya ve sanat eseri arasındaki fark matematiğinin olmasıdır.



Süreyya’nın çalışma notu:
26.09.2008
Kamp sonrası ilk çalışmamız. Kadro değişiyor; Doğa ve Adem projeden ayrılırken Duygu ve Canberk çalışmalara dâhil oluyor. Dolayısıyla onlara aktarım yapıyoruz. Bu bir anlamda Celal ve Erdem’in uyarılarının tekrarı oluyor. Özellikle “Yüksek Matematik”le organikliği, insaniliği yakalayabileceğimizi vurguluyoruz.
Ardından Çağrılmayan Yakup’u tekrar okuyoruz. Şiirin ne anlattığına, yani derdine ilişkin tartışma tahminimden çok daha kısa sürüyor. Canberk ve Duygu’yla aynı dili konuşmaya başladık bile. Çalışmayı ben yönlendiriyorum (sanırım Baran yakın bir tarihte İngiltere’ye gideceği içindi). Nasıl bir doğaç istediğimi anlatıyorum: tekrarları olan, mümkün olduğunca sade ve döngüsel.
Isınmak için Can, Ruken, Canberk, Duygu sahneye çıkıyor. Kamp ve şiir çalışması arasında bir çalışma olduğundan alternatif yaratan bir çalışma olmasını istemişim. Hareket çalışması sürerken ısrarla “Her şey serbest!” diye vurguluyorum. Ancak uzamı bile değiştirmiyorlar. Can ve Canberk’in birtakım girişimleri oluyor ama cevapsız kalıyor. Bir süre sonra sıra dışı denemeler çalışmayı bölünce, ben de kesmeye karar veriyorum.

Canberk’in aklında kalanlar:
Benim için yeni bir başlangıçtı bu ve korkuyordum:
Korkumu bir şekilde kendime kabul ettirdim. Belki olması gerektiğine inandırdım. Çünkü motivasyonum için gerekli kabullenmişlik ancak bu şekilde sağlanıyordu. Endişelerim, çalışmalardaki anlamlandırma çabası sayesinde biraz azalmıştı. Bir de eğer yeteri kadar yol alabilirsek tanışma toplantımızda çalışmanın sonucunu gösterecektik. Bu, haliyle biraz geriyordu beni.
Çağrılmayan Yakup çalışmalarına neden katıldığımı tam anlamıyla bilmiyorum. Ya da yanıtını kendime söyleyecek cesaretim yok. Yapmak istediğim şeylerin sadece “yapmış olmak” isteğim yüzünden yapıyor olmaktan korkuyorum. Çabalama aşamasında değerini gittikçe yitiren şeyler, benim için sadece sonlandığında mı değer kazanıyor? Bu yüzden de dâhil olduğum şeylerin değerini azaltıyor olabilirim kendim için, en güzel kısmını tadamıyor olabilirim. Tabi bu en güzel kısmını tatma isteği de ayrı bir sorun.
Anlamını yitiren kelimeler tanıdım:
Çalışırken Erdem bize bazı söz öbeklerini çok tekrarlatarak bir çalışma yaptırmıştı. “Yusuf” ismini o kadar çok tekrar etmiştik ki, söylerken doğru ya da yanlış ayrımı yapamıyordum. Kısa bir şaşkınlıktan sonra tadını çıkarabilmiştim. Harikaydı. Sanki yeni bir kelime katılmıştı dile ve ben onun anlamını bilmiyordum. Anlam yok olmuştu, ifade ettiği şeyler -insan adı olarak- yok olmuştu. Tanıdığım harflerden, tanıdığım seslerden daha önce hiç duymadığım bir kelime oluşmuştu. Belki onun da bir anlamı vardı ve biz bilmiyorduk.

Ruken’in çalışma notları:
10.10.08
Sadece şiirin 1. bölümü üzerine çalışacağız. Daha önce de konuşulduğu gibi ses – hareket ritminin farklı olması gerektiğini ve yaratacağımız tablolarda karşılıklı ilişkinin var olmasının önemini konuştuk.

17.10.08
Ritim üzerine çalışmaya başlamıştık. Ortaya çok kötü şeyler çıkardıktan sonra karışık ama daha sakin bir ritim çıkardık.
Celal geldi. Çalışmalar ve proje üzerine konuştuk. Ve “biz bunları niye yapıyoruz?” sorusunu kaybetmenin verdiği ümitsizlik ve isteksizlik üzerine konuştuk. Bu soruyu kaybetmemek gerek. Cevabı bulmaktan çok, bu soruyu sorabilmek çok daha gerekli bence.

19.10.08
Celal ile beraber nefes kontrolü ve gereksiz kasılmalarımı engellemek için çalıştık. Zorlandım. Doğru nefesi aldığım zaman daha iyi olduğunu fark edebiliyordum. Doğru nefesin karşındakinin seni görebilmesi ve onun seni görmesine izin vermen açısından önemli olduğunu konuştuk.

21.10.08
Celal zorlayıcı bir hareket ile daha iyi olabileceğini söyledi. Önce şınav pozisyonunda çalıştım, gerçekten çok daha farklı oldu. Daha sonra Erdem ile çalıştık ve zorlayıcı bir hareket bulduk. Galiba az da olsa iyi yönde değişmişti. Ama tabi ki yeterli değildi.

Baran’ın Celal’le çalışması:
Celal’in üzerinde en çok durduğu şey, şiirlerin okunuş şekilleriydi. Şiirler, “şairane” değil, şiirin anlamına hizmet edecek şekilde okunmalıydı. Bunun için herkesle tek tek bölümlerini çalıştı. Bazen Celal söyledi, çalışan tekrarladı. Benim sıram geldiğinde ise bunun zor bir şey olduğunu gördüm. Şiirleri şairane yaşamaya alışmışım. Seslendirirken de bu alışkanlık yapıştı. Sonraları kırabildim yavaş yavaş.

Şiiri okumayı hallettiğimi düşündüğüm bir çalışma başında Celal’e şiiri okudum ve ne düşündüğünü sordum. Bana “Enerji eksik” dedi. Dediği şey o anda bana çok soyut bir şeymiş gibi geldi. Sonuçta vücudun enerjisini anlayabiliyordum; ama sesin de mi enerjisi vardı? İlk düşündüğümde sesi vücuttan ayrı düşünmüşüm anlaşılan. Celal yerde şınav pozisyonunda durmamı söyledi. Bir süre öyle durdum. Ne kadar durdum bilmiyorum ama bana çok uzun geldi. Yoruldum. Ama bir yandan da yorgunluğumla mücadele ettim. Celal yeterli gördüğü yerde, şiiri okumaya başlamamı istedi. Ama tonlamalarda, eslerde vs bir değişiklik olmayacak dedi. Ben de okudum. Zaten uzun süredir şınav pozisyonunda durmanın yorgunluğu ve zorluğuna bir de şiir okumak eklendi. Şiiri okumam bitince Celal “Farkı fark ettin mi?” diye sordu. Belki de yorgunluğumdan ve zorlanmamdan dolayı bir şey hissetmemiştim. Hemen bitsin de istememiştim tabi. Hakkını verdiğimi düşünüyordum. Sonra Erdem’le birlikte bunun üstüne çalıştık. İlkin parmaklarımın ucunda, ama kafamın yüksekliği hiç değişmeyecek şekilde ve küçük adımlar atarak yürüdüm. Uzun uzun. Erdem bir yerden sonra önüme geçip beni yönlendirmeye başladı. Biraz daha yürüdüm. Uzun uzun. Erdem “Bölümünü oku” dedi. Yürüyüşü hiç bozmadan şiiri okumaya başladım. Yaklaşık 20–25 dakika hiç dinlenmeden bu şekilde yürüdüm ve şiiri okudum. Kısa bir dinlenmeden sonra yeniden aynı şey. Daha sonra topluca akış alırken Celal’e gösterdim. Celal bu yürüyüş yerine yine beni yoracak başka bir yürüyüş önerdi. Onu denedim. Gösterim de dâhil olmak üzere hiçbir zaman bu yürüyüşü becerebildiğimi düşünmüyorum. Bu yürüyüşü beceremeyince şiiri de istediğim ve olması gereken “şairanelikten” uzak bir şekilde okuyamadım.


Duygu’nun gösterim anlatısı (özet):
İlk bölüm Süreyya’nındı. O şiiri okurken biz de ortak bir duruş (sadece kalçamızın yere değdiği ayaklarımızın ve sırtımızın yere yaklaşık 45 derecelik açı ile durduğu duruş) almıştık ve belirli yerlerde Süreyya’ya katılıyorduk. İlk bölüm bittikten sonra nefes sesiyle karışık bir ritim yapıyorduk, belirli yerlerde yere yatıp tekrar kalkıyorduk. Canberk ayağa kalkıp sahnede koşup duruyor ve bölümündeki sözlerden birkaçını anlamsızca sıralıyordu; biz kısık sesle ritme devam ediyorduk. Canberk koşmayı bitirip şiirini tamamen okumaya başladığında ayağa kalkmaya başlıyorduk. Biz ortak duruşu aldığımızda Canberk’in bölümü bitmiş oluyordu ve Can yerinde koşmaya ve daha sonra söze başlıyordu. Biz de Can’a küçük hareketlerle eşlik ediyorduk. Can’ın bölümü bittiğinde ben o küçük harekete devam ederek yarım dakika sonra yürümeye başlıyordum. Diğerleri benim yürüme ritmimle kendilerine nefes ritmi oluşturuyorlardı. Ben öne doğru gelip şiirin bir iki dizesini söyledikten sonra duruyordum. Bir süre sonra dönüp yana doğru yürürken bir yandan da şiiri söylüyordum. Bir süre sonra durup şiiri söylüyordum ve bu şekilde bitiriyordum. Daha sonra Ruken, önce uzak doğu dövüşçülerini andıran hareketine ve sonra söze başlıyordu. Biz sadece yerimizde duruyorduk, daha sonra nefeslerle ritme başlıyorduk. Herkesin belli bir sırası vardı. Ruken’den sonra Baran söze başladığında biz hareket ve nefesle devam ediyorduk. Baran’ın şiirinin bir yerinde sesi kesiyorduk, bir süre sonra hareketi de bitiriyorduk ve ilk baştaki duruşumuzla bir fotoğraf veriyorduk.

Baran’ın son sözü:
Edip ansever’i tanıdık. Çok düşündüm yeniden şiir üzerine, şiiri anlamak üzerine.
Reji faaliyetinin zor olduğunu gördüm. Oyunculuğun zor olduğunu gördüm. Hareket, ses, nefes, metin; hepsinin ayrı ayrı önemini, ayrı ayrılıklarını ve birleştirme biçiminin (yani kurgunun) değerini anladım.


Bilgi Sahnesi “Yakup Künyesi”
sahne ekibi:
Duygu Akmeşe**
Süreyya Bursa
Adem Demirci*
Ruken Gülağacı
H. Canberk Karaçay**
Doğa Göçük*
Baran Şaşoğlu
C. Can Yusufoğlu
reji ekibi:
Celal Mordeniz
Erdem Şenocak

* Kamptan önceki çalışmalara katıldılar.
** Kamptan sonraki çalışmalara ve sahnelemeye katıldılar.

i. Bilgi Sahnesi’nin 2007–2008 sezonunda sahnelediği Molière oyunu
ii. Makam tekniğindeki hareket ve sesin bağımsız temel özelliklerini belirleyen değişkenler
iii. Makam tekniği olarak sözünü ettiğimiz şey, Celal Mordeniz’in Laban’dan esinlenerek geliştirdiği ses ve hareket çalışması tekniğidir. Müziğin kağıda dökülebilmesi gibi hareketin de kağıda dökülebilirliği fikrinden doğmuştur. Bu biçimde, hareketin birbirinden bağımsız temel özellikleri ve bu özelliklerin dereceleri belirlenir. Oyunculardan bu özellikler çerçevesinde hareket etmesi beklenir.
iv. Hareketin bağımsız temel özelliklerinden birisi olan “tekrar edilebilirlik”. Basit ve karmaşık arasında derecelendirilir.
v. Makam yöntemindeki hareketin bağımsız temel özelliklerinden birisi
vi. Makam yöntemindeki hareketin bağımsız temel özelliklerinden birkaçı
vii. Edip Cansever’in “Bezik Oynayan Kadınlar” şiirinden bir bölüm
viii. “Dışa dönüklük” özelliği iç, normal ve dış olarak derecelendirilir.
ix. Bilgi Sahnesi ve İTÜ Sahnesi’nin birlikte yaptığı Celal Mordeniz ve Erdem Şenocak’ın çalıştırıcı olarak katıldığı 2008 yazında Bodrum, Gümüşlük’te gerçekleştirilen tiyatro kampı

27 Mart 2010 Cumartesi

Bilgi Sahnesi Ritm Atölyesi - Süreyya Bursa

Bilgi Sahnesi 2009 yazında beden perküsyonu üzerine çalıştı. Bu çalışmaya gruptan beş oyuncu, Baran, Bahadır, Duygu, Canberk ve Ben katıldık. Ritm konusunda yardımcı olmak üzere Cümbüş Cemaat’in yanı sıra Sesler ve Düşler grubunun da perküsyoncusu ve aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde araştırma görevlisi olan Onur Yusufoğlu da çalışmalarımıza katıldı. Yazı, çalışma sürecinde tuttuğum notların derlenmesinden ibarettir.

07.07.2009

İLK ÇALIŞMA

Beden perküsyonuna ayırdığımız yaz sürecinin ilk çalışması. Ve ilk defa grup dışından biriyle çalışıyoruz. Onur, ritim konusunda yetkin ve performans-ritim ilişkisini araştırmak isteyen biri. Beni grup dışından biriyle çalışmaya ikna eden de onun araştırma hevesiydi.

Onur’un hazırlıklı geldiği belli; hemen tahtaya ritim ölçüleri yazdı. Açıklamalar yaptı. Yazdığı ritimleri çaldı. Akabinde beraber çalmaya başladık. Onur basları ayaklarımızla, tizleri ise ellerimizle vurmamızı istiyordu. Bu noktada çok zorlandım. Üst ve alt bedeni ayıramadım. El ve ayaklarım hep aynı anda vurmak istiyordu. Çok kolay ritimlerden başlamıştık ancak yapamadım. Yapamadıkça kasıldım, kasıldıkça yapamadım. Tiyatroya başladığımda da böyle olmuştu ve bir sene atamamıştım kasılmamı. Bir kere rahatlasam gerisi gelecekti. Bu tecrübemi hatırlamam (ve ritimlerin kolaylığı) faydalı oldu. Çalışmanın sonunda ritimleri çalabildim.


08.07.2009



İlk çalışma nasıl ilerlememiz gerektiğine dair bazı ipuçları verdi: bol esli ritimlerle çalışmanın daha faydalı olacağını, sesin yankı yapmadığı geniş alanlarda çalışmamız gerektiğini gördük. Bir de fiziksel olarak tahminimizden fazla zorlandık. Sakatlık çıkmaması için iyi ısınmamız gerekiyor. Onur’un talebi doğrultusunda Baran, içinde ritim barındıran bir hareket çalışması hazırlamış. Daha önce de ritim odaklı hareket çalışmaları yapmıştık ama hiçbirinde ritim vurgusu bu çalışmadaki kadar net değildi. Ayaklarımız metronom görevi görüyordu, dolayısıyla düzenli aralıklarla yere basmak zorundaydık. Üst bedene ait bir ritmimiz vardı. Yani üst bedenin de belli anlarda, tıpkı ayaklar gibi, belli vuruşlar yapması gerekiyordu. Bu sınırlar içinde özgürdük. Örneğin yürümek yerine ölçüye uygun şekilde zıplayabiliyorduk. Ya da vuruşları imgelem yoluyla anlamlı hale getirebiliyorduk (sinek kovalama vb…). Bu tip çalışmalara devam edeceksek, benzeri bir çalışmada daha önce hiç bulunmamış olan Onur’u da dâhil etmenin yollarını aramak zorundayız. Ritim vurgusu çok güçlü bir çalışma olmasına rağmen Onur’un dâhil olmakta zorlandığını sezdim.

Hareket çalışmasının ardından bol esli ritim ölçüleriyle çalıştık. Tahmin ettiğimiz gibi zorlandık. Özellikle 8/8lik üç ölçüyü ikişerli üç gruba paylaştırıp çalmaya çalıştığımızda ritimleri sık sık kaçırdık. Biraz üstüne gidince, sanırım ritimleri ezberlediğimizden, kaçırmamaya başladık. Ardından gruplar birbirlerinin ritimlerini çaldı. Bu noktada özellikle bir ölçüden diğerine geçerken çok zorlanıyorduk. İkinci ölçünün ilk vuruşlarında genellikle acele ediliyordu. Ardından da tüm ritim kayıyordu. Çalıştıkça bunu da aştık. Sonra seçtiğimiz bir ölçüyü üç kere çalıp, dördüncü ölçüyü tek kişiye solo yapması için boş bıraktık. Burada ölçünün ilk vuruşunda acele etme problemiyle daha az karşılaştık. Ancak farklı sorunlar yaşadık. Doğaçlanan sololar 8/8lik ölçüye sığmayıp, sarkıyordu. Bu problemin üstüne gitmek için hata yaptıkça baştan aldık. Hatalar azaldı. Çalışmayı bitirdik.

İlk iki çalışma üzerine: Hala ritmi öğrenme aşamasındayız. Beden perküsyonuna geçemedik. Bu da şu aşamada bir sorun değil. Zaten bu kadar çabuk geçmeyi beklemiyorduk, hatta ilk haftayı sadece ritim eğitimine ayırmıştık. Hem alt ve üst bedeni ayırma konusunda yol kat etmemiz beden perküsyonunda kolaylık sağlayacaktır.

Yaptığımız iki çalışma bana cesaret verdi. Çünkü ritmin çalışılarak öğrenilebileceğini gördüm. Sadece ritim duygusuna bağlı değilmiş. Sıkı çalışırsam/çalışırsak yapabiliriz. Bu yüzden sadece çalışmalarda değil, çalışma dışında da ritim çalışmam gerekiyor. Darbukayı elimden bırakmamalıyım. Ve çalışmada zorlandığım ritimleri evde de çalışmalıyım. Bunu yaptım ve faydasını gördüm. Sadece ben değil Hakan da gördü. Bugün iki saat erken geldi ritim çalışmak için. Çalışmada ritimleri çalabilir duruma gelmişti.

Ritim öğrenme konusundaki korkularım yok oldu ancak beden perküsyonunda nasıl yol alacağımızı hala bilmiyorum. İşin kötüsü hiçbirimiz bilmiyoruz. Ritimleri doğru yapsak da vücudumuza vurarak çıkardığımız sesler kulağa kötü geliyor. İzlediğimiz videolarda vücuttan gelen sesler daha temizdi. Bir yerlerden eğitim cdleri edinmeliyiz bir an önce.


11.07.2009


Çalışma öncesi düşünceliyim. Ritim eğitimi devam ediyor, yani bugün ve yarın da ritim öğrenmeyi sürdüreceğiz. Ancak sonrası çok belirsiz. Vücut perküsyonuna nasıl çalışacağımızı bilmiyoruz, öğrenmeye dair somut adımlar da yok; ne eğitim cdsi aldık ne de bu alanda çalışmış biriyle görüştük. Baran’la konuştum çalışma öncesi, o da düşünceli. Toplantı yapmamızı önerdi. Benim de aklımdan geçen buydu.

Bahçede yaptığımız toplantıyla başladık çalışmaya. Anlaşılan o ki Onur ve Bahadır da toplantı yapmak niyetindeymiş. Buna sevindim. Tek düşünen ben değilmişim. Sene içinde pek olmazdı bu. Ritim eğitimine biraz daha devam etmemiz gerektiği konusunda hemfikiriz. Devamı konusunda herkes fikrini paylaştı. Herkesin Yakup’a çalışmak istediğini öğrendim. Geçen yaz çalışmasında sahnelediğimiz bir şiirdi Çağrılmayan Yakup. Yedimizden dördü (Duygu, Baran, Canberk ve ben) önceki projede yer almıştı. Bahadır ve Hakan izleme fırsatını bulmuştu. Onur ise cd kaydını izlemiş, beğenmiş. “Bunu yapalım, hem deneyimlisiniz. Önceden yapılmış bir şey yol gösterici olabilir” dedi. Buna varım. Ancak sadece Çağrılmayan Yakup çalışmak öncekini yapmak olur. Öncekinin daha ötesinde, daha zorlayıcı bir şey yapmak gerekiyor. Bu yüzden vücut perküsyonunu da işin içine katmayı önerdim. Başta istediğim desteği alamasam da grubu ikna etmeyi başardım. Nihayetinde vücut perküsyonunu da dahil ederek Çağrılmayan Yakup metnine çalışmaya karar verdik. Onur da sahnede yer alacak, bu konuda da hevesli. Sahnede yer alması bizi de rahatlatır. Çünkü başka bir çalışma modeli denemedik daha önce. Yani sadece ritim eğitmeni gibi bir rol ile Bilgi Sahnesi’nde var olabilir miydi bilemiyorum.

Bugün aksak ritimlere geçtik: 7/8, 9/8. Alt ve üst bedeni ayırma sorunumda yol aldığımı fark ettim. Yazılan ritimleri kolayca çalabildim. Sanırım zor kısmı aşıyorum.

Çalmakta en çok zorlandığım ritim Onur’un iki tane ‘düm’ vurgusunu silip, yerine es koyduğu 7/8lik ritimdi. Esli çalışmak her zaman daha faydalı. Ritmin vuruşlarını, ritmin uzunluğunu, temponun nasıl ayarlanacağını en iyi bu esli çalışmalarda anlıyorum. Sürekli vuruşları olan ritimler kolayca ezberlenebiliyor. Esli ritimlerde ise metronomu hissetmek zorundayız. Dolayısıyla daha zorlayıcı ve daha eğitici.

Çalışmanın sonunda 7/8lik bir ritmin vuruşlarını paylaştık. Ritimli uyum çalışması diyebiliriz bu çalışmaya. Çağrılmayan Yakup’u sahneleme niyetinde olduğumuza göre bu tip uyum çalışmalarına daha çok zaman ayırmak zorundayız.

14.07.2009


Çalışmaya nasıl başlayacağımız konusunda kararsız kaldık. Araştırma sürecindeyiz, dolayısıyla çalışmalarımız alıştırma değil araştırma şeklinde geçmeli. Daha önce yapmadığımız türde çalışmalar da araştırma sürecinin ürünleri ya da araçları olarak ortaya çıkmalı. Lakin beşinci çalışmadayız ve kendimizi tekrarlıyoruz. Gelen çalışma önerileri de daha önce yaptıklarımızı tekrar etmek üzerine. Bir noktada karşılaşmak zorunda olduğumuz bir sorun bu. Araştırma sürecinin parçası olarak görüyorum.

Kendimizi tekrar etmemizin sebebi ritme tiyatroya yaklaştığımızdan farklı yaklaşmamızdan kaynaklanıyor. Bilgi Sahnesi’nde oyuncu çalıştırıcısıyla birlikte öğrenen, araştıran kimsedir. Yaz çalışmasının katılımcıları olarak bizler ise Onur’la kurduğumuz öğretmen-öğrenci ilişkisi dolayısıyla araştırmayan, öğrenen kimseleriz. Bunu kırmamız şart. Bu noktada sene içi çalışma yöntemlerine dönülmeli. Oyuncunun yalnız kaldığı, bir şeyler yaratmak zorunda olduğu çalışmaları tercih etmeliyiz. Yaratma yükümlülüğü bizi pasif-öğrenci konumundan kurtaracaktır.



18.07.09


Bugün Cieslak’ın Odin Teathre’da iki öğrenciyle yaptığı çalışmaları izledik. Bizim yaptığımız hareket çalışmalarının benzeri şeyler yapıyorlardı. Hatta Erdem’in yaptığı bazı hareketleri Cieslak’tan gördüğünü farkettim. Biz de Erdem’den görüp aynı hareketleri kullanmıştık. Fakat Cieslak farklı yapıyordu. Daha doğrusu aynı hareketi farklı icra ediyordu diyebilirim. Grotowskinin hep vurguladığı “hareketi omurgadan yapmak”, “hareketi pelvis bölgesine yakın bir enerji noktasından başlatmak” neymiş gördüm. Çok heveslendim önümdeki hareket çalışması için. Aynı Cieslak gibi yapmak istedim. Hiçbir şey yapmasa da, yaptığını izletiyordu.



19.07.09

Uzun süredir ritimle başlıyorduk, bugün hareket çalışmasıyla başladık. Ritimi dahil etmeyi denedik hareket çalışmasına. 8/8lik ölçüyü içimizden takip edip, sekizinci vuruşa alkışla eşlik edecektik. Yapamadık. Hem ritmi takip etmek, hem de hareket çalışması yapmak son derece zor. Zorlayan şey alışkanlıklarımız olabilir mi diye düşündüm. Daha doğrusu alışmamamız olabilir miydi? Belki bu da ritmi öğrenmek gibi bir süreçti. Nasıl ki ritim çalışmaya başladığımızda zorlukları çalışarak aştıysak, alt ve üst bedeni uyumlu kullanma alışkanlığımızı çalışarak aştıysak, hareket çalışması esnasında farklı bir kanaldan ritmi takip etme konusundaki beceriksizliğimizi de çalışarak aşabilme ihtimalimiz mevcuttur belki. Ama emin olamıyorum. Çünkü üst-alt beden uyumsuzluğunu(belki buna eşgüdümsüzlük de diyebiliriz) sağlamak, sonuç olarak bizi seslerden oluşan mantıklı bir bütüne, bir uyuma, yani çaldığımız ritme götürüyordu. Belki de sonuç, yani çaldığımız anlamlı ritim sayesinde alt-üst beden eşgüdümsüzlüğüne uyum sağlayabildik. Ancak yukarıda anlattığım hareket çalışmasında tek amacımız ritmi saymak. Yani metronom olmak. Bu da hatalı bir yaklaşım olabilir. Elbette hareket çalışması bir amaca yönelmemeli, ancak kısıtlamalara ya da bir sonuca yönelebilir. Ve bu sonuç ya da kısıtlama sadece sonuç veya kısıtlama hatırına da olsa bir anlam ifade etmeli. Yerden ses çıkarmama, nefes sesi çıkarmama gibi kısıtlar bahsettiğim anlam ifade eden kısıtlara örnek teşkil ederler. Daha önce yaptığımız müzikli hareket çalışmasını sonuca yönelen çalışmaya örnekleyebilirim. Çalışmaya içeriden(oyuncunun icrasıyla) ya da dışarıdan dahil olan müziğin yardımıyla oyuncunun belirlediği anlarda yine kendi belirlediği hareketleri yaptığı bir çalışmaydı bu. “Sonuç” olarak, şarkının her tekrarında aynı hareketleri yapan oyuncuları izliyorduk. Kısacası bir sonuç elde ediyorduk, ama amacımız örneğin klip çekmek değildi. Metronom olmaktan öte bir çalışmayla dahil edilmeli ritim.

Ritmin oyuncunun performansındaki yeri üzerine: Ritimle kompozisyon yapmak vardı aklımda ama arada yaptığımız tartışmadan hareketle başka bir çalışma yaptık. Basit bir eylemin sadece ritmini değiştirerek alacağımız sonuca, çıkacak etkiye bakmak istedik. İki kişinin karşılıklı yürüyüp, yan yana geçtikten sonra birbirlerine bakmasını eylem olarak seçtik. Üç gruba ayrılıp çalıştık. Ben Duygu ve Bahadır’la çalıştım. Duygu 8/8lik ölçüyle koşup ikinci ölçünün sonunda Bahadır’a bakacaktı. Bahadır 4/4lük yürüyüşle sahneye girip, Duygu yanından geçtikten sonra 2/4lük ölçüde ona dönüp, 2/4lük es verip 16lık vuruşlarla koşarak sahneden çıkacaktı. Bir etki çıkmıştı. Hatta daha Duygu ya da Bahadır ritmi tutturmak derdiyle uğraşırken, mimiklerini, kendi oyunculuklarını icra etmeden bir etki çıkmıştı. Oynamaya başladıklarında ise çıkan etki değişmedi, güçlendi. Ses de kullanmadığımız için oyuncuya ritim verildikten sonra kalanlar vücut kullanımı ve mimikleriydi. Kendi başına geniş bir alan, fakat oyunculuğun bütününde verili bir tek alandı bu. Bu çalışmada gördüğüm şey ritmin, oyuncunun önemli araçlarından biri olduğuydu; ses ve vücut kullanımıyla eş değerde bir araç.

Merak ettiğim bir şey daha vardı: Oyuncu, başka bir oyuncuyu taklit ederken asla aynısı olamaz; yeni bir icracı olarak belirir karşımızda. Peki, bu taklide ritim kısıtını da eklersek yine yeni bir icracı olabilecek midir? Yoksa taklitçi mi olacaktır? Bunu denemek için gruplar, yaptıkları çalışmaları diğer gruplara taklit ettirdiler. Elbette ki çalışmalar ilk yapanın ritmine uygun olarak taklit edildi. Gördüğüm şey beni çok şaşırtmadı. Oyuncu yine karşımızda bir icracıydı. Alanını biraz daha daraltmıştık ama yine de taklitten öte bir icrada bulunuyordu.

Daha sonra ben bir çalışma daha önerdim. Yine bir eylem seçecektik ve ritmini sabitleyecektik. Denemek istediğim şey basitçe perküsyondaki vurguları eyleme uygulamaktı. Perküsyondaki vurgular çalınan ritimde önemli farklılıklar yaratıyordu. Acaba eylemde de bu mümkün müydü? Gözlemlediğim ve tartışma sonucunda vardığım kanaat perküsyondaki vurgunun eylemde, dolayısıyla tiyatroda karşılıksız olduğu. Perküsyonda daha sert vurarak yapılan vurguyu eylemde aynı basitlikle yapmak mümkün değil. Büyük ya da küçük oynamak gerekiyor vurgu için ki bu da yaptığımız vurguyu ritim vurgusu olmaktan çıkarıyor. Oyunculukta var olan “odak”a ilişkin vurguları yapıyoruz.

Bu çalışmada nereden devam etmemiz gerektiğini gördük. Ritmin oyuncunun icrasında önemli bir yeri olduğunu gördüm. Dolayısıyla ritim eğitimine devam etmemiz ve beden perküsyonuna çalışmamız, Çağrılmayan Yakup’a başlamamamız daha doğru olacak.

21.07.09

Son çalışmada denediklerimizden sonra ritim eğitimine aynı şekilde devam etme kararı verdik. Onur eslerde sorun yaşadığımızı ve farklı ölçülere geçerken metronomu değiştirdiğimizi söyledi. Bunun için bir egzersiz hazırlamış. Egzersizin içine beden perküsyonuna katkı yapacak unsurlar da eklemiş: Parmaklarımız yeni bir ses kaynağımız oldu vücudumuzda. Düğünlerde oynarken yaptığımız gibi şıklatıyoruz parmaklarımızı. Bu şekilde ritim çok daha dinlenebilir oluyor. Çalışma boyunca iki ölçü üzerine yoğunlaştık. Çalıştıkça ve tekrarladıkça, daha çok detaya indik. Yaptığımız sorunlar üzerine çalışıp, sorunları aşıp, yenileriyle karşılaşıp onları da aşmaktı. Çalışmayı bıraktığımızda hala sorunlarımız vardı. Yarın devam edeceğiz.

Ritm çalışmaları üzerine: Bugün şunu gördüm ki, çalışmada pek çok farklı ritmi denemektense tek ritim üzerine çalışmak, detaylara inmek çok daha faydalı. Aldığımız sonucun birden fazla ritim denediğimiz çalışmalardan gözle görülebilir biçimde daha iyi olduğunu düşünüyorum. Böyle devam etmeliyiz bence.


22.07.09


“Birkaç farklı ritim çalışmaktansa tek bir ritimde mükemmelleşmeye çalışmak daha faydalı” dedi Onur bugün. Geçen çalışmada bunu fark etmiş. Canberk de aynı fikirdeymiş. Ben de aynı fikirdeyim. Farklı ritimleri denerken, yaptığımız hataların üzerine gidemiyoruz. Sonuçta aynı hataları tekrar tekrar yapıyoruz; metronomu sabitleyemiyoruz, esleri atlıyoruz vb… İki gündür bu sorunların üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Bu yüzden bugünkü çalışmaya dün yaptıklarımızı tekrar ederek başladık. Ardından yeni ritme geçtik ve çalışma sonuna kadar da sadece bu ritimle ilgilendik. Önümüzdeki çalışmada da aynı ritim üstüne çalışacağız.

Beden perküsyonu çalışmaya devam ediyoruz. Ritimleri çalarken vücudun farklı yerlerinde sesler arıyoruz ya da hep kullandığımız noktaları daha yetkin kullanmaya, bir noktadan diğerine daha seri geçmeye çalışıyoruz. Beden perküsyonuna çalışmak gerçekten yorucu. Kendi bedenimi hırpalıyorum; yere vurmaktan topuklarım sızlıyor, bacaklarım morarıyor vb… Ne kadar hırpalansam da konsantrasyonumu kaybetmemeye çabalıyorum, çünkü dikkatim dağıldığı an ritmi kaçırıyorum.


24.07.2009


Onur artık her çalışmayı son çalışmanın tekrarıyla başlatıyor. Çok yerinde bir uygulama. Bıkmadan defalarca tekrar etmek ve daha da önemlisi “defalarca tempoyu bozmadan tekrar edebilmek” ritmi öğrenmek için çok gerekli. Bugün de tekrarla başladık. Eslerle olan problemimizi çözemedik, hala! Onur bir egzersiz yazdı, bir süre bol esli bu egzersize çalıştık. Onur bazen metronomu verdi, bazen de kesti. Metronomu verdiği yerlerde bile zorlandık ki kesince ritmi hemen kaybettik. Esler üzerine daha fazla çalışmalıyız. Zaten çalışmanın devamında eklenen yeni ritimlere kolayca alışmamıza, hatta ölçüden ölçüye geçişlerde bile hata yapmamamıza karşın eslerde sorun yaşamaya devam ettik. Ya uzun es veriyoruz ya da gereğinden kısa. Arasını tutturamadık. Onur egzersizi evde çalışmamızın şart olduğunu söyledi. Katılıyorum.

31.07.09



Daha önce çalıştığımız iki ritmi uzun uzun tekrar ettik. Tekrar çalışmaları eskiyi hatırlatmadan ziyade, öğrendiğin ritmi unutmama işlevini yerine getiriyor. Unutunca karşıma çıkan ilk ritimde sıfırdan başlamış gibi oluyorum. Dolayısıyla unutmamak, ve bunun için eskileri tekrarlamak şart.

Ritimleri iyice oturttuktan sonra iki ritmi birleştirdik. İlk defa alt ve üst bedeni sadece aynı ritimlerde değil aynı vuruşlarda kullanıyorduk. Yani vücut kontrolü konusunda bir aşama kaydettik. Çok da zorlanmadan çalabildik ritmi.

Gerçekten öğrendiğimi, geliştiğimi hissediyorum. Çalışma sürecinin daha uzun sürmesini çok isterim, çünkü daha gidilecek yol olduğunu görüyorum. Demek istediğim çalışmanın istediği süre bitmedi aslında, bizim süremiz kalmadı.

Ritmin farkında olmanın, bilinçli olmaya benzer bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Hareketlerimi bilinçli yapmam için gereken şeylerden birinin ritim olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum diyorum çünkü sahnede deneyimleme fırsatım olmadı henüz. Sahnede görmek lazım.


02.08.09



Bugün çok vaktimiz yoktu. Çalışmaya geç başladık ve erken bitirmek zorundaydık. Tekrar yaptık. Sonra yeni bir ritim denedik ama grupça: İkişerli gruplara ayrıldık, ritmin bölümlerini çalmak üzere paylaştık. Başlangıçta zorlanmadan yaptık. Ancak Duygu ve bana yarım vuruştan başlayan ritim gelince tıkandık, ikimiz de çalamadık. Bunun üzerine sadece ikimizle çalıştılar. Zaman yetmedi. Çalışmalar üzerine konuşmak istedik. Bunun için de sadece yirmi dakikamız kaldı. Pek de bir şey tartışamadık.

Bu son çalışmaydı.

9 Şubat 2010 Salı

Seyyar Sahne Provada

Süreyya Bursa – 7 Şubat 2010

Erdem Şenocak, Celal Mordeniz ile birlikte Bilgi Sahnesi’nde reji ve genel sanat danışmanlığımızı yapıyor. Düzenli olarak yaptığımız Hagaragort toplantıları dışında da çalışmalarımıza ilişkin fikirlerini almak için Erdem ve Celal’le buluşuyoruz. İki grubun yoğun programının üstüne Seyyar Sahne’nin turneleri de eklenince Erdemle konuşmak için Seyyar Sahne çalışmasına gitmemiz gerekti.

Seyyar Sahne çalışmalarını, İTÜ Maçka Kampüsü işletme Fakültesi Tiyatro Salonu’nda yapıyor. Burası oyunlarını da sahneledikleri salon: Düz siyah bir zemin ve üç yanda izleyici koltukları. Çalışmak için ideal bir salon. Kıskanıyorum. Seyyar Sahne’nin tüm üyeleri salonda, biri hariç: Erdem! Erdem’in sadece Bilgi Sahnesi çalışmalarına geç geldiğini düşünürdüm. Bizi de Seyyar Sahne kadar ciddiye aldığını görünce rahatladım. Erdem beş dakika rötarlı geldi. Çalışmaya futbol oynayarak başladılar. Gülden ve Merve bizi de oyuna davet etti, ancak Erdem’den izin çıkmadı. Halbuki eşofmanlarım bile yanımdaydı. Ancak oynayamasak da Gülden ve Merve’nin daveti beni rahatlattı. İçe dönük bir çalışma ortamında olmadığımı anladım. Üçerli iki takım kurup maça başladılar. Seyyar Sahne çalışmalarına hep oyunla başlıyor. Celal bir keresinde “Oyundan daha iyi bir çalışma düşünemiyorum” demişti. Uzun süredir de en popüler oyunları futbolmuş. Ancak ikili mücadele yasak. Maç esnasında sık sık Erdem’in “Ayaklara vurmayın, dikkat” uyarılarını duyduk. Yine de Aslı ve Merve’nin sertliklerinden taviz vermediğini belirteyim. Maçtan aklımda kalan 4-1 yenilen takımdan Gülden’in golüydü. Oğuz, Baran ve benden aldığı uzun süreli alkışı fazlasıyla hak etmişti.

Maçtan neredeyse beş dakika kadar sonra hareket ve ses odaklı bir çalışma yaptılar. Erdem’in liderliğinde hareket etmeye başladılar. Çalışma Baran ve benim için fazlasıyla tanıdık: Erdem’in daha önce bizle de yaptığı “Lideri Takip Et” çalışması. Bu çalışmada lider ne yapıyorsa onu neredeyse liderle aynı anda yapmak gerekiyor. Burada bizmkinden farklı olarak sadece hareket değil ses de dahil çalışmaya. Neredeyse sürekli şarkı söylüyorlar. Genellikle ilahiler ve etnik şarkılar. Bu noktada, yani sesin de dahil olduğu yerde çalışma benim bildiğim “lideri takip et” çalışmasından farklılaşıyor. Hareket ağırlıklı lideri takip et çalışmasında dışarıdan bakan birinin liderin kim olduğunu anlayamamasını hedeflerdik. Ancak sesin de dahil olduğu şu anki çalışmada lideri ilk anda fark ediyoruz. Şarkıyı söyleyen herkes lidere hizmet ediyor. Amaçları lidere şarkıyı daha iyi söyletmek gibi duruyor. Yanılıyor muyum diye bir an düşünüyorum: “Diğerleri Erdem kadar güçlü söylemediği için böyle düşünüyor olmalıyım.” Ama bir dakika; lider değişti. Gülden aldı liderliği. Şimdi şarkıyı Gülden söylüyor. En az Erdem kadar güçlü girdi şarkıya. Kalanlar da ona hizmet etmenin yollarını arıyor. Yanılmışım. Bu çalışma “lideri takip et” değil “lidere yardım et” çalışması. Şarkıyı icra edenler arasındaki böyle bir bütünlük beni de çalışmanın içine çekiyor. Şansıma hep bildiğim şarkıları söylüyorlar. Bütün şarkılara eşlik ediyorum. Az önce Gülden’in golünü alkışlarken hissettiklerime benzer şeyler hissediyorum şarkılara eşlik ederken. Baran şarkıları bilmediğinden eşlik edemiyor. Onun adına üzüldüm. Diğer köşede oturan Oğuz da benim gibi tüm şarkılara eşlik ediyor.

Erdem çalışmayı bitiriyor. Kısa bir süre oturup çalışma üstüne konuşuyorlar. Bu sırada Nesrin yeni bir şarkı çalıştığını söylüyor ve bir anda şarkıya giriyor. Girdiği tonu beğenmiyor. Tekrar deniyor. Yine beğenmedi. Tekrar denedi, ve tekrar. Cesareti kırılmıyor. Her tekrar deneyişinde ilkindeki kararlılıkla giriyor, duraksamıyor. Bizim gibi detone olmanın ayıp olduğu bir çalışma ortamından gelenleri şaşırtacak bir olay. Nihayetinde bir tonu beğenip tüm şarkıyı söylüyor. Şarkının toplu söylenip söylenemeyeceğini tartışmaya başlıyorlar.

Seyyar Sahne’nin tüm oyuncularının bireysel yürüttüğü bir çalışması var. Hepsi de tiyatro dışı metinlere çalışıyor. Kendi metnini yazan da var. Salonun sağ köşesinde Merve, ortasında Nesrin ve Gülden, sol köşesinde Aslı çalışıyor. Bu tür bireysel çalışmaların mahremiyetine inanırım. Tirat çalışmalarının mahrem çalışmalar olduğunu sürekli söylerim. Birisi tirat çalışıyorsa ya oradan çıkardım, ya da ben de çalışmaya başlarım. Aksi durumda kendimi rahat hissedemem. Ancak şu an kimseyi rahatsız etmediğimi düşünüyorum. Dördü de ben ve Baran’ın burada olduğunu bilerek çalışıyor, bunu bir şekilde hissedebiliyorum. Çalışmalarının bir parçası değilim. Çalışmalarında benim de içinde hareket edebildiğim, Baran’la, Oğuz’la konuşabildiğim bir boşluk var. Bu boşlukta rahatça hareket ediyorum.

Dönüş yolunda izlediğim çalışmayı düşünüyordum. Birisi bu akşam ne yaptın diye sorsa: “Seyyar Sahne çalışmasını izledim” de diyebilirdim, “Seyyar Sahne’lilerle önce oyun oynadık. Sonra birlikte şarkı söyledik. Biraz sohbet ettik, dağıldık” da.

5 Şubat 2010 Cuma

BEDEN VE MEKAN ALGISI ÜZERİNE

Bu metin İTÜ Sahnesi ve Bilgi Sahnesi’nden bir grup oyuncunun bir araya gelerek oluşturduğu Meyerhold Atölyesi’ne dair notlar ve düşüncelerin derlenmesiyle, 19.11.2008 tarihinde yazılmıştır.


Tiyatroya psikanalitik bir işlevin atfedilmesi tesadüf olmamalı. Nitekim tiyatronun da, psikanalizin de teması ‘insan’. Mert’in bu kadar korkusuzca vücudunu salıvermesi –ya da ondan kurtulmak istemesi(?)- onun hayatında da bu derece risk almayı seven biri olduğunun göstergesi işte. Peki Noyan? İri gövdesini mükemmele yakın bir akışkanlıkla, şu an sabitlendiği noktanın dışına sürüklemeye çalışması, onun günlük yaşamında önüne çıkan her engeli ‘sınır tanımama’ eğilimiyle aşmaya çalıştığını anlatmıyor mu bana? İki yıldır birlikte çalıştığım arkadaşlarımı, daha kısa zamanda keşfedebilirmişim meğer. İşte buna gülerim…Tuba’nın ayrıntılara her daim önem veren biri olduğunu, sadece sol eline odaklanmış vaziyette, sırayla serçe ve yüzük parmağını birbirinden bağımsız kasıp gevşetmeye çalışması nasıl da ele veriyor. Parmaklarıyla uğraşan biri daha... Doğu, bunu vücut çalışmasında hangi içgüdüyle yaptığının bilincinde değil gibi. Fakat, o uzun parmaklarını bir virtüöz edasıyla hareket ettirirmesinin altında, piyanist olma arzusunun kıpraştığı aşikar. Şu an kendi çalışmama konsantre olamıyorum, zira bu sefer de ilk kez birlikte çalışma fırsatı yakaladığım diğer grubun elemanlarını tanıma hevesi cezbediyor beni. Onlardan birine yöneldiğimde, benim gibi konsantrasyonu alt seviyelerde olanıyla göz göze geliyorum. Onun da gözlerinde merak var. Aynı kutupların birbirine tahammül edememe durumu devreye giriyor ve bu anlık bakışmadan sonra Süreyya benden gözlerini kaçırıyor. Bense gülümsememe engel olamıyor ve onu gözlemlemeye devam ediyorum. Dikkatimi ilk çeken şey, denge merkezli hareketlerden oluşan bir seri. Bir süre sonra bu serinin dinamik olduğunu keşfediyorum; gözlediği insanların dinamik fizikselliği onu da etkisi altına alıyor. Onunla tanışıklığım diğerlerine nazaran daha az olduğu için hakkında yorum yapmam biraz güç; yine de çevresinde gördüğü ve takdir ettiği kişilerden kolay etkileniyor olabileceğini söyleyebilirim sanırım. Bunun dışında kafasına koyduğu şeyi, elinden geldiğince gerçekleştirmeye yatkın oluşu göze çarpan bir diğer kayda değer husus.


Artık kendime konsantre olmalıyım. Sınırlarıma... Şimdi, ayaklarım sabit bir noktada dururken, daha çok üst bedenimi kullanarak etrafımda bir küre çizmeye çalışıyorum. Kürenin çeperlerini yalamaya çabalıyorum her uzvumla. Gerçekten, çalıştığım insanları da gözden kaçırmadan –ve hatta onların kürelerine de dahil olmaya çalışarak- dengemi korumaya çalışmak bir hayli zor. Bir dakika... Çizdiğim kürenin aslında bir yarım küre olduğunu keşfettim şu an. Nedeni de vücudumun belden aşağısını, ayaklarımı sabitleme ve hareket ettirememe kısıtımdan ötürü üst bedenime katamamam. Bu kısıtı dizlerime ve kalçama da uygulamıştım ister istemez ve de o bölgeyi bu kısıttan muaf tutma hali gerçekte zorlayıcı olduğundan kolaya kaçmıştım besbelli. Vücudumun o bölümünü düşünmemiştim bile. Şimdi dizlerimi ve baldırlarımı da katmaya çalışıyorum küremin çeperlerini belirginleştirmek ve onun içini doldurmak için. Sanırım tam bir küre şekline ulaşmak imkansız, zira alt bedenimi üste göre daha az hareket ettirebiliyorum. Oluşan şekil ters bir armuta benziyor, bu durumda bu ters armutun çekirdeği konumundayım ben.


Evet, çalışırken etrafımızı gözetmemiz gerekiyordu, çalışmanın başında bize bu söylenmişti. Ama görüyorumki bireylerle bir şekilde iletişim çabasına girmeyi, mekandan soyutlanarak başarmıştım. Neredeydim? Tam olarak nerede duruyordum? Duvara ne kadar uzaklıktaydım? Acaba bulunduğum mekanın duvarları benim küremin çeperlerini şekillendirmemde ne derece rol oynadı? Bütün bu sorular çalışma arası verdiğimizde zihnimde şimşek gibi çakmaya başladı. Fakat yalnız değildim. Mekan algısının çalışmamızdaki yeri hepimizin kafasını kurcalamış olacakki, bir sonraki çalışmanın; mekanla etkileşim parametresi, gösterimimizin ön koşulu olacak şekilde bireysel performanslardan oluşması konusunda fikir birliğine vardık.


Mekan olarak seçtiğimiz okul, akşam saatleri olması itibariyle tamamen boş. Her birimiz okulun herhangi bir bölümünü kendimize mekan olarak seçiyoruz. Kimi merdiven altlarını, kimi uzun koridorları, kimi de kendine sadece ‘boş’ bir alan seçti. Ben, birkaç koridoru buluşturan; belli bir bölümü, ikinci katta olması itibariyle olası kazaları engellemesi için düşünülmüş demir trabzanlarla çevrili, kenarda bir saksı ve çöp kovasının, bir kısmında da hafif bir eğimin bulunduğu bir alan seçtim kendime. Öncelikle burayı iyice incelemem gerekiyor sanırım. Her ne kadar bu okulun öğrencisi olmasam da, az çok hayal etmeye çalışıyorum bu koridorların gündüzki halini. O hengameye dahil olsaydım muhtemelen neyi göremezdim? Bu saksının tam da burada durduğunun farkında olamazdım mesela; en fazla, benim için aceleyle koştururken, yolumun ortasında olsa bir engel teşkil edeceği için kenarda konumlanmış olması sevinmeme neden olurdu. Neredeyse dile gelecek güzellikteki yapraklarını ancak şu an keşfedebilirim. Şimdi yönelimim ona doğru… Gerçekten de ondan bir parça olmak istiyorum ve ilk denememde hiç de zorlanmıyorum. O kadar iyi huylu ki, beni hemen içine buyur ediyor, her denememde kollarımı daha derinlere sokabiliyorum, benim her atılımımı büyük bir içtenlikle karşılamakla birlikte artık daha fazlamı da istiyor. Bacaklarım dallarından bir parça, başım bu dalların beslediği, yapraklarınsa süslediği bir meyveye dönüştü. Bu kısa trans halinden sıyrıldığımda, bir hayli toz yuttuğumu farkediyorum, fakat misafirperverliğine cevaben kabalık yapmamak adına kendimi ‘yavaş yavaş’ geri çekiyorum. Bedenimi yeniden ‘tek başına’ hissetmeye henüz başladığım sırada, bu eşşsiz güzellikteki canlının bütün enerjisini içine çekebileceğini düşündüğüm çöp kovasıyla göz göze geliyoruz. Onun hemen yanı başında duruyor. Onda da bir davet olduğunu kesinlikle söyleyebilirim, fakat bu çok masumane bir davet değil. O, birlikte olmak için çağırmıyor beni; ruhumu emecek, bedenimi katılaştıracak bir dipsiz kuyu edası var onda. Her ne kadar kendimi ondan uzaklaştırma çabasındaysam da, beni kendine çekmeyi beceriyor. Bu durum bedenimi ileri-geri gidip gelen, periyodik bir hareket silsilesine zorluyor. Bir gayretle, onun da elinden kurtuluyorum. Biraz daha uzaklaşmamda fayda var. Geri geri giderken, mekanda bulunan ufak rampaya takılıyor ayağım. Bu defa ilk hamleyi ben yapıyorum ve bir adım atıyorum ona. Oralı değil. Bir adım daha atıyorum. Benim orada olduğumun farkında bile değil. Bu ağırbaşlı tavrı cezbediyor beni. Hafif gücenmiş bir vaziyette vücudumu onun kollarına bırakıyorum. Bir süre, hiç yorulmadan yuvarlanıp tekrar en tepesine çıkıyorum, tekrar ve tekrar. Hiçbir enerji sarfettirmeden, hatta minimum kas gerginliğinde kalmamı sağlayarak, beni hareket ettirebiliyor. Başım dönmeye başladı. Enerjimi toplayıp yeniden ayakta olmalıyım. Ya da dur..Neden ayağa kalkmak zorundayım ki? Şu an için bu, yapmak istediğim en son şey. Az önce tattığım sarhoşluğu, onun tadını çıkararak atmak istiyorum üzerimden; bir anda hiç olmamış gibi, bedenimden onu unutmasını isteyerek değil. Kaslarımın gergin hallerini almaları uzun sürmüyor, ağır ağır hareket ediyorum fakat müthiş bir enerji taşkınlığı hüküm sürmekte bedenimde. Hareket çalışmamın başlangıcından şu ana kadarki yaptıklarımı kesintisiz olarak tekrar ediyorum, artık bir seri oluşturdum sanırım. Serimin temposunu yavaşlattığım sırada demir trabzanlarla göz göze geliyorum. Durdum. Şimdiye kadar temas ettiğim her nesnenin, bir şekilde bulunduğum mekanın fiziksel sınırları olduğunu farkettim; saksı, çöp kovası, eğik düzlem vs. mekanı sınırlayan -çevreleyen- unsurlardı. Ama şimdi o sınırlardan biri olan bu trabzana yönelmiyorum. Az önceki hareket serimi de düşündüğümde, bu sınırı es geçmiş ve onun yerine, trabzana yaklaşık yarım metre uzaklıktaki bir ‘silindir’in varlığını kabullenmiş olduğumu anladım. Silindir boylu boyunca uzanıyordu ve serim boyunca onun uzunluğu kadarki mesafeyi katederken, göğsümle üzerindeki kavisi yalamıştım. Mekanla etkileşimin bu olup olamdığından çok emin değilim. Benim bir nevi şuursuzluk haliyle yaptığım çalışma, tamamen hissiyat düzeyinde kalmıştı. Yani neredeyse uyguladığım hiçbir fiziksellik, bir bilinç düzeyi gerektirmemişti. Ne olursa olsun, bu çalışmanın bana haz verdiğini itiraf etmeliyim.


Mekanın vücut çalışmamızdaki yerini keşfe yönelik arayışımızda, daha önce çalıştığımız mekandan farklı bir yerde başlamanın çekiciliği vardı kuşkusuz. Kırmızı zemin, karanlık merdiven altları, cam duvarlı küçük sınıflar... Kendi fakültemi gözlerimin önüne getiriyorum da, mümkün müdür acaba aynı duygu yoğunluğunun orada da gözümü karartması? Bu içimi kıpır kıpır eden kırmızının yerini donuk grinin; cam duvarların samimiyetinin yerini çimento ve tuğlanın çıkar ilişkisine dayalı dostluklarının bir yansıması olan 'kalın ve soğuk' beton yığınlarının aldığı; çoğu bölmesi, dört duvar arasında, kendine 'her türlü dış etmenden izole olma' kısıtı koyan bilim insanlarıyla dolu bir okul canlandı zihnimde. İnsan kalabalığında sınırlarını -duvarları,pencereleri vb.- tanıyamadığımız okul koridorları, boş oldukları zaman kendilerini gösterebilirler mi acaba? İnsanlar yokken, bu defa bu boşluk, bende bir 'sınırsızlık' imgelemi uyandırır mı? Gündüzleri bile geçmeye korktuğum o ıssız, envai çeşit kokunun birbirine karıştığı kasvetli koridorlara, gece girebilir miydim? 'Boşluk', kabuslarımdaki yalnızlık hissimi hatırlatıp, "Nasıl olsa bir düş, keyfine bak!..." dedirtir mi bana ve ardından bir de düşlerimde tattığım o bilinçsizlik hali beni yine esir alır mı?


Bedenin, insan ilişkileri alanına nasıl müdahil olabileceğini ve aslında mekanın da bunda söz sahibi olmaya can attığına şahit oldum çalışmalar zarfında. Tekrar kendi grubumla kendi mekanımıza geri döndüğümde ise, 'mekanı bedenle keşfetme' çalışmasına daha fazla devam edemedim, artık bunu yaparken önceki hazzı alamıyordum. Farklı mekanların gerçekten farklı algılar yarattığına; aşina olduğum mekana dönünce de bu algıyı tekrar yaratmak için çaba sarfetmek ve farklı açılımlar yakalamak için çalışmayı sürdürme sabırlılığının gerektiğine şahit olmuştum. Tiyatroya bambaşka bir perspektiften bakmama vesile olan bu atölye çalışmasını kısa kessem de, bundan sonra hem gündelik hayattaki gözlemlerimde hem de tiyatroda ürettiklerimde bir beden dili vurgusu olacağına dair şüphem yok.

Ilgaz Ulusoy


9 Aralık 2009 Çarşamba

Bilgi Sahnesi 2006-2007 Sezon Sonu Toplantısı

Bilgi Sahnesi olarak “Kısasa Kısas” ı son kez seyirciyle buluşturduktan sonra; yönetmenimiz Celal Mordeniz ve çalıştırıcımız Erdem Şenocak'ın da katıldığı bir toplantı ile sezonu kapattık.Toplantıda konuştuklarımızı yazıya döktük. Bilgi Sahnesi’nin özeleştirisi niteliğinde bir metin çıktı ortaya.

Celal: Bu senenin Bilgi Sahnesi açısından iyi geçtiğini söyleyebiliriz. Geçen sene bir tiyatro topluluğu olmayı değil, arkadaş grubu olmayı başarabilmiştiniz. Bu sene tiyatroyla tanışma yaşadınız. Geçen sene oluşturulamamış prova etiği ve sahne etiği de oluştu yavaş yavaş. Gelecek seneler için umut vaat eden bir topluluk olduğunuzu söyleyebilirim. Bu sene gruptan çıkmayan reji grubunun gelecek sene oluşacağına inanıyorum. Tabii bunun girişimini yapacak olan sizlersiniz. Hatta bunu bekliyorum. Gelecek sene yeni oyunculara yardımcı olabilecek bireyler mevcut. Kim olduklarını ben söylemeyeceğim. Kendiliğinizden öne çıkacaksınız. Bu sene var olan eğitmen-oyuncu ilişkisi değişmeli, farklı bir iletişim olmalı sizinle benim aramızda. Farklı karar alma odakları ortaya çıkmalı.

Baran: Geçen seneye göre çalışmalara daha ciddi yaklaşıyoruz. Tiyatroya yaklaşımımız da daha ciddi doğal olarak. Gözle görülür bir ilerleme var. Bence de umut vaat eden bir grubuz. Eksiklerimiz de var elbet, ama bunları giderebiliriz. Sene başındaki sinopsis çalışmaları yararlıydı bence. Türkü bana oyundan bir hafta önce Shakespeare oynadığımızı söyledi. O zaman fark ettim ki baştan beri Shakespeare oynadığımızı bilsek oyunun altında ezilirdik. Ara tatilde çalışmamız da etkiledi bizi. Derya buna “Ara kamp” diyor. Oyunun çıkmasındaki en önemli faktör bu süreçteki yoğun çalışmalarımızdı. Vaiz’in program dergisini okuduktan sonra Seyyar Sahne’nin geleceğinin ve şeklinin belirlenmesinde İznik kampının etkili olduğunu öğrendim. Bizim grubumuzun geleceğini de Gümüşlük kampı belirleyecektir.

Celal: Oyunculuk nasıldı bu sene?

Baran: Geçen sene karakterleri tek tek analiz etmemiştik, itfaiye şefi dışında. Üslup çalışması yapmıştık. Bu sene metinde de pek çok farklı karakter vardı. Çalışmaları karakterlerin çıkmasına ayırmak önemli ve faydalıydı. Mesela ben Claudio’yu Erdem ağabey ile çalışana kadar çözemedim. Herkes içerideyken çalışma boyunca merdivenlerde benim karakterime yoğunlaştık.

Süreyya: Erdem abi mi çözdü Claudio’yu?

Baran: Hayır, yönlendirdi. Eylemlere ağırlık verdik, replik analizleri yaptık. Bu sayede çözdüm karakteri. Grubun iyi yönlerinden biri de yapılan eleştirilerin ciddiye alınması. İsim vermek gerekirse Adem iyi bir örnek olur.

Melike: Biz de yeniler olarak her şeyi rahatça sorup, danışıp tartışabildik. “Biz eskiyiz” ukalalığı yoktu.

Süreyya: Katılıyorum.

Celal:Çalışma etiği dediğim buydu. Şeyda sen ne düşünüyorsun?

Şeyda: Ben aslında değerlendirme özürlüyüm. 4 oyunu da birbirinden ayıramadım. İyi ya da kötü diyemedim.

Melike: Oyun esnasında kuliste bir analiz yapılabiliyor. Çıkan oyuncunun neşesine ya da durgunluğuna göre.

Baran:Şeyda oynuyor ama nasıl oynadığının farkında değil. Sorduğumuzda “Bilmiyorum, oynadım işte” diyor.

Süreyya:Kötü olduğunda anlaşılıyor, içine sinmiyor yaptığın iş. Eğer bu his yoksa da iyi diyebiliyorsun bence oyununa.

Erdem: Laurence Olivier’in oynadığı meşhur bir Hamlet piyesi vardır. Efsane bir oyundur bu. Her zaman iyidir oyun ama bir seferinde mükemmel olur, seyirci alkışa boğar sahneyi. Ama Laurence Olivier oyundan sonra kendini kulise kilitler. Kulise gelenleri ise kovar. Herkes gittikten sonra çıkar kulisten. Kendisine oyunun çok iyi olmasına rağmen neden kulisten çıkmadığı sorulunca “Her zamankinden farklıydı, nasıl olduğunu bilmiyorum.” diye yanıtlar.

Şeyda:Biz seyircinin tepkisine göre yorumumuzu yapıyoruz.

Süreyya: Kahkahalara göre yapıyoruz.

Celal:Bu, hata elbette. Seyirciye haksızlık etmiş oluruz. Bazı seyirci farklı izler. Sessizce ama dikkatle izler. Eğer seyirciyle ilişki kurarsan hissedersin bunu. Bu da güven verir size. O güven de seyircinin, ilgisini size daha çok yönlendirmesini sağlar.

Baran:Ben de Celal ağabey gibi düşünüyorum. Komedi oynamasak ne olacak? Kuliste de seyirci iyiydi, kötüydü diye yorum yapılıyor. Bu da yanlış.

Celal: Neyse, seneye çalışmaya devam etmeyeceksin Melike. Bu senenin değerlendirmesini alalım senden.

Melike: Bence…

Celal:Tamam, yeter. Zaten gelmeyecekmişsin seneye. (Gülüşmeler)

Melike: Şu an sondan bir önceki oyundan aklıma bir şey geldi. Rahibe sahnesinde konuşurken aklım başka yerdeydi. Ama oynadım, replikler de aktı. Kötü bir deneyimdi.

Şeyda: Bana da oluyor. Seyirciyi düşünüyorum.

Celal:Konsantrasyon sorunu. Ders çalışırken de olur ya... Ders çalışırken olursa döner tekrar okursun. Ama sahnede bu mümkün değildir. İşin püf noktası o an her ne yapıyorsan, neredeysen o ana ve oraya konsantre olmayı öğrenmekte genel olarak.

Baran: Ben de oyundan önceki provada, hapishane sahnesinde Süreyya’yı dinlemediğimi fark ettim. Böyle olmamalı.

Süreyya: Belki ben dinletememişimdir.


Adem:Sene başında yaptığımız çalışmalar, doğaçlama çalışmaları anlamsız geliyordu bana. Zaten çalışmalara düzenli olarak katılmıyordum. Baran’ın ısrarları sayesinde grupta kaldım. Dikkati kolay dağılan biriyim. Başlarda beğenmediğim çalışmalar bu sorunumu aşmamı sağladı.

Süreyya:Hangi çalışmalar bahsettiklerin? Vücut çalışmalarımız sene boyunca zayıftı. Kendi adıma diyebilirim ki ilk verimli vücut çalışmamı 3. oyundan önce yaptım.

Melike: Bu söylediğin bireysel sorunun. Özge ve Derya vücut çalışmalarını değerlendirdi mesela.

Adem:Bu çalışmalar oyunculuğumdaki ve yaşamımdaki sorunlarımı çözmeme yardım etti. Oyunculuğu anladım. Bütünlüğünü, ses ve vücut kullanımını…

Celal: Çalışmalarla birlikte mi değiştin mi? Bakışın mı değişti?

Adem: Lisede tiyatro yaparken oyunculuğun teknik yönünü öğrendim. Sahnede nasıl durulur, nasıl girilir, nasıl çıkılır… Burada gerçekten oyunculuğu gördüm, tanıdım. Yaşamıma da dokunan bir deneyimdi.

Süreyya: Ben de bazı şeylerin önemini yeni kavradım. Konuşmaların, provaların notlarını almanın önemini Vaiz’in program dergisine ve Seyyar Sahne’nin seyir defterine bakınca anladım. Vücut çalışmalarının önemini, ODTÜ Şenliği’nde çalışmış ve çalışmamış oyuncuları sahnede görünce anladım. Ses çalışmalarına, keyif verdiği için asıldığımı söyleyebilirim. Oyunculukla tanışmam sene başında değil, oyuna bir hafta kala oldu. Celal Abi’nin bahsettiği değişimleri yaşadım. Dünyaya bakışım değişti. 10 senelik yatakhane arkadaşlarım gelip bu sene değiştiğimi söylüyorlar.

Baran:Süreyya’nın değişiminde ODTÜ’ye gitmesinin etkisi var. Döndükten sonra tiyatroya yaklaşımında gözle görülür bir değişme yaşandı.

Süreyya:Benimle aynı konumda olan insanları sahnede gördüm ODTÜ’de. Fuayelerde de eleştirmek yerine çalışma şekillerini sordum, eğitmenlerini, yönetmeni olmayan gruplara neden böyle bir tercihte bulunduklarını sordum. Yer yer tartıştım bu konuları, daha iyi anlayabilmek için. Bu sayede bizim çalışmalarımızın nerede durduğunu, ne anlamda faydalı veya yararsız olduklarını gördüm. Bilgi Sahnesi nasıl çalışıyor, tiyatroya ve oyunculuğa bakışı ne orada anladım. Böylece tiyatroyu ve Bilgi Sahnesi’ni benimsemiş oldum.

Celal: İnsan başkasıyla karşılaşmadan kim olduğunu göremez. Karşındakinde kendi yansımasını görür. Birbirimizin aynasıyız. Bu yüzden sene başında diğer grupların çalışmalarına katılmanızı destekledim.

Süreyya: Ben de diğer grupların izlenmesinin ve onlarla tanışılmasının önemine inanıyorum.

Celal: Eskiden benim de Boğaziçi temsilcisi olarak katıldığım ATÇ tipi gruplar arası platform deneyimleri hep kısa bir genişlemden sonra daralma içine girdiler. Bence, temsilcilerin yaptığı düzenli toplantılar başlangıçta çok iyi olabiliyor ama tam da bu düzenlilik ve temsilcilik sistemi yüzünden organik bir ilişki gelişemeden mekanikleşiyor gruplar arası ilişki.

Süreyya: Bilgi Sahnesi’nde yeni-eski durumu yaşanmadı. Ne iyi, ne kötü anlamda. Ne yenilere yön gösterildi, ne de ukalalık yapıldı.

Celal: Geçen sene bir arkadaş grubu olunmasından kaynaklandı o. Bu sene bir tiyatro grubu oluşmaya başladı. Seneye o tür bir ilişki doğacaktır.

Süreyya: Ben bu açıdan şanslı olduğumuzu düşünüyorum, bir grubun kuruluş aşamasında bulunduğumuz için.

Erdem: Bilgi Sahnesi beni hep şaşırtıyor. Genelde olumlu anlamda. 4. oyunda seyirciye kötü dediler, ama dağılmadan seyirciyi açmayı başardılar. Bana da öyle yaklaşıyorlar. Hem şikayet ediyorlar hem de dediğimi yapıyorlar. Bilgi Sahnesi’nin sitesindeki seyir defterini okuyunca da şaşırdım. Yazılanların edebi değeri var, tiyatroya bulaşmış insanların yazıları. Ama çalışmalarda konsantrasyon düşüklüğü var. Ben de Bilgi Sahnesi’nin iyi bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Başlarda ben de gruba yeni katılan biriydim, Süreyya neyse oydum. Geçen sene Savaş’la ve seninle (Celal’le) çalışmışlardı. Nasıl karşılanacağımı, iletişimimizin nasıl olacağını merak ediyordum. Ama beni şaşırtmalarını, o garip enerjilerini seviyorum. Üniversite tiyatroları içinde başka bir örneği olduğunu sanmıyorum. Celal ve benim oyunun yükünü sırtlamamız olumsuz olduğu gibi olumlu sonuçlar da doğurdu. Oyuncularda başka bir birliktelik oluştu; “Celal Ağabey Ortaklaşması”

Baran: Celal’e karşı birleşme! (gülüşmeler)


Melike: Yön göstermede pasifiz. Öneriler ciddiye alınmıyor. Mesela ben Özge’ye “Napıyosun Lucio” repliğinin olmadığını söylemiştim. Ama Celal Ağabey uyarana kadar atmadı o repliği. Bunun tersi bir örnek de Deniz’dir. Herkesin oyununu beğenir. Bu da tehlikeli aslında.

Şeyda: Eleştiriye açık değiliz. Bir uyarı yaptığımda olumsuz tepki alıyorum.

Süreyya: Arkadaşlar, bu konuşmalar toplantının başındakilerle çelişti.

Şeyda: Çelişkili bir grubuz. (gülüşmeler)

Baran: Ben Adem’e “Sen böyle yaptığında iyi oluyor abartınca komik olmuyor” dedim, dikkate aldı. Melike de aynı şekilde bazı eleştirilerimi ciddiye aldı. Mesela Burcu’ya da beyler sahnesinde kendisini kapadığını, ters durduğunu söyledim, ama yine de dikkat etmiyordu. Celal Ağabey’e söyledim, uyarıyı o yapınca Burcu daha çok dikkat etmeye başladı.

Celal: Eleştiriye açıklık tek taraflı bir mesele değildir. Sadece eleştiriyi alan değil, yapanın nasıl eleştiri yaptığı da önemlidir. Kendinizi dinletebilmelisiniz yani.

Baran: Süreyya çalıştırılırken susardım. Çünkü sen (Celal) vardın. Ama çalışma sonunda Süreyya’yla konuşup eleştirilerimi iletirdim.

Celal: Oyunculuk hassas bir varoluştur. Herkesin her an müdahil olması mümkün değildir çalışmasına. Bu yüzden güvene dayalı bir ilişki kurmak gerekir kendisiyle. Yoldan geçen insan seni durdurup bir şey söylese, ve bu söylediği doğru da olsa “bir dakika ya, kim bu adam?” dersin di mi?

Baran: Kamp süreci nasıl olacak? Bir kitap okuyalım mı kampa kadar?

Celal: İTÜ Sahnesi’yle beraber olacaksınız kampta. Tanışıp kaynaşmanız açısından da iyi olur. Vücut ve ses üzerine bir yoğunlaşma olacak.

Süreyya: Kampa kadar ne yapacağız? Bir düşüş yaşanmaz mı?

Celal: Toplanın, çalışın. Büyük ihtimalle tam bir katılım olmaz ama kişi sayısını dert etmeyin. 2 veya 3 kişi de olsa çalışın. Çalıştıkça da kendinize sorun, başka türlü nasıl çalışabiliriz diye. Zaten sağlıklı bir insanın yapması gereken hareketler bunlar. Kampta vücut ve ses çalışmaları dışında akşamları…

Şeyda: Seda Sayan mı izleyeceğiz? (gülüşmeler)

Celal: Hayır, Tarkovski izleyeceğiz.

Baran:İki hafta olmasının sebebi senin daha sonra işlerinin olması mı?

Celal: Evet. İki hafta da az bir süre değil.

Baran: Eylül'de İstanbul’dayız. Bu dönemde çalışabiliriz.

Celal: Kamp için okumanız veya hazırlamanız gerekenleri bildireceğim. Birer siyah çalışma takımı gerekebilir.

Baran: Not tutmak için lap-top getirelim mi?

Celal: Kağıt kalemle tut notları. İnternet olmasa da bir çoğumuzda ekran bağımlılığı var.

Baran: Gümüşlük’ü kim önerdi?

Celal: Bir arkadaşımız var, Turgut. İznik’te onun evinde kalmıştık, o önerdi. Gümüşlük Akademisi bir vakıf. Bu tür sanat çalışmaları için tertiplenmiş bir yer. Amfi tiyatro, resim atölyesi vb… barındırıyor içinde.

Süreyya: Celal Ağabey, seneye devam etmemeyi düşünenler de kampa gelip karar vermeyi planlıyor sanırım. Senin devam etmeyeceklerin kampa katılma konusuna soğuk baktığını grup bilmiyor.

Celal: Kararsız kimseyi istemiyorum. Sadece devam edecekler gelmeli.

Süreyya: Bunu kampla ilgili mailinde belirtirsen iyi olur.

26 Kasım 2009 Perşembe

Bilgi Sahnesi, Küskün Âşıklar Reji Defteri

Derleyen: Baran Şaşoğlu, Erdem Şenocak

(Okuyacağınız metin “Küskün Âşıklar” oyunun provalarına başladıktan üç hafta sonra, 26 Şubat 2008'de tutmaya başladığımız ve oyuna iki gün kalana, 31 Mart 2008'e kadar tutmaya devam ettiğimiz reji notlarından oluşuyor.)

26.02.2008 – Duygu Akmeşe
Hareket çalışmasına serbest yürüyüşle başladık. Oyundaki karakterlerimize bürünecek şekilde yürümeye başladıktan sonra karakterlerin arasındaki ilişkileri bu yürüyüşlerle ortaya çıkarmaya çalıştık. Ses çeşitlemeleriyle devam ettik. Ezginin Günlüğü’nden “Yüksek Kaldırım” adlı şarkıyı bölümlere ayırdık. Her bölümü ses tınlatıcıları, şiddetleri ve sesin belirli özelliklerini çeşitleyerek söylemeye çalıştık. Sonra oyunun birinci perdesinin ilk dört sahnesini çalışmaya başladık. Erdem Abi gelince çalıştığımız sahneleri gösterdik; onların üzerine konuştuk. Sonrasında Erdem Abi benimle tek başıma ses kullanımı üzerine bir çalışma yaptı. Benden ilk önce karakterimden ve durumdan bağımsız olarak sesimi, yönlendirmeleri doğrultusunda, çeşitlememi istedi. Sonra bu çeşitlemeleri organikleştirmemi yani oyunla, karakterimle ve metinle ilişkilendirmemi talep etti. Çalışma sırasında sesimi daha geniş bir aralıkta kullanabildiğimi fark ettim.

27.02.2008 (Okuma Çalışması) - Şeyda Şıpar
Çalışmada, çevirmeye çalıştığımız, Molière üzerine yazılmış makalelerden birini okuyup tartışmayı planlamıştık. Ancak Deniz çeviriyi tamamlayamadığı için bundan vazgeçildi. Canberk’in yazacağı yazıya da katkıda bulunabileceğini düşünerek Molière üzerine konuşmaya karar verdik. Genel olarak Molière oyunlarının fiziksel eyleme dayandığında hemfikirdik. Bu yüzden metni bir yol gösterici olarak kabul edip onu eylemlerle, küçük oyunlarla süslememiz gerekiyordu. Bunlardan bahsederken konuşma yer yer grubun gidişatının ne durumda olduğuna kaydı: “2 Nisan’a oyunu yetiştirebilecek kadar ilerledik mi ya da ilerleyebilecek miyiz?” Konsantrasyon eksikliği, rolden kopma, Commedia dell’Arte’deki lazzilere* benzeyen, rolü canlı tutacak olan küçük oyunlar bulamama, karakterin tam içine girememe ya da karakteri tam tanıyamama gibi genel sorunlar olduğundan bahsedildi. Bunların üstesinden gelebilmek için karakterleri kalıba sokmamak gerektiğinden, “her insan her şeyi yapabilir” diye düşünerek yola çıkılabileceğinden söz ettik. Konsantrasyon sorununa yardımcı olabilmesi için serbest hareket çalışması yapılabilir fikri ortaya atıldı. Ancak genel olarak notasyon tekniğine** bağlı kalarak çalışmaları sürdürmeye karar verildiğinden bu noktada çıkmaza girdik. Ardından daha az değişkenle yapılacak bir hareket çalışmasının bize yardımcı olabileceği fikrinde birleştik.
Grupta bir umutsuzluğa kapılma eğilimi vardı. Sanırım bir oyun çıkartacağımızı ve bunu hep beraber yapacağımızı daha sık hatırlamamız ve bunun daha çok farkında olmamız gerekiyor. Bu konudan da biraz bahsedildi. Bazı arkadaşlar sahneleri çalışırken bir dış göze ihtiyaç duyduklarını söylediler. Bu noktada rejiden kişilerin bazı gruplarla daha çok ilgilenmesine karar verdik. “Oyunu desteklemek, zenginleştirmek için Molière komedilerinde dekora ne kadar ihtiyaç var?” diye sorduk. Commedia dell’Arte’in dekorsuz ve daha çok sokak, pazar gibi alanlarda oynanması, eylemlere daha çok önem verilmesini tetikliyordu. Bu yüzden dekora çok da ihtiyaç olmadığını düşünüyorduk; ama fikir birliği tam sağlanamadı sanırım bu konuda. Sahnede iyi oynamanın/oynayamamanın partnerle de ilgili olduğu, bu yüzden her oyuncunun diğerine karşı sorumlu olduğuna değinildi. Molière üzerinden başlayıp grubun gidişatını irdelediğimiz verimli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Umarım etkisi sahne çalışmalarında da görülür.

29.02.2008 - H. Canberk Karaçay
Toplanıyoruz saat 17:00 gibi. Erdem Abi önderliğinde, müzik ekipmanlarımız ile birlikte. Açılış müziği olma ihtimali olan melodi üzerinden enstrümanlarımızla çeşitlemeler yaptık. Bu müzikle ilk sahnenin girişine çalıştık. Müziğin oyuna ayrı bir şeyler katacağı kesin. Ayrıca tüm grubun aynı sahneyi ortak amaçla aynı anda paylaşıyor olması bana keyif ve umut verdi.
Oh, oh! Müzikle her şey daha da güzel olacak.

01.03.2008 - Doğa Göçük
Bugün BS2*** bize aitti. Grup, BS2’de olduğumuz her gün olduğu gibi, bugün de çok enerjikti.
Çalışmaya hareket çalışmasıyla başladık. Baran’ın verdiği değişkenleri uygulayarak hareketler yaptık. Daha çok enerji değişkeni**** üzerinde durduk. Can’ın sorduğu bir soru üzerine tartışmaya başladık. Acaba enerji sadece merkezde mi***** olmalıydı, yoksa tüm vücutta mı? Bu konu üzerine uzun süre konuşuldu; ama sonuca varamadık. Daha sonra Erdem Abi ile konuştuğumuzda enerjinin yerinin merkez-bütün ilişkisi ile belirlenebileceğini söyledi.******
Erdem Abi ses çalışmasında değişkenleri kullanarak sesleri doğru çıkarıp çıkarmadığımızı anlayabilmek için bizi iki gruba ayırdı. Sonra metinlerimizi elimize aldık ve repliklerimizi değişkenleri kullanarak okumaya çalıştık. Daha sonra da repliklerimizi Kardeş Türküler’in “Yanıyorum” adlı şarkısının melodisiyle söylemeye çalıştık.
Sahne çalışmasına geçtik ve ikinci perdenin ilk sahnesini daha izlenebilir hale getirmeye çalıştık. Bütün ekip, küçük aksesuarlar ve müzik aletleriyle sahnenin arkasına oturdu. Biz oynarken ve olayları anlatırken onlar da sahnenin arkasında anlatılanları canlandırmaya çalıştılar. Açıkçası bu sahne beni çok korkutuyordu. Olayların ve entrikaların anlatıldığı uzun tiratlar olduğu için sahne bana göre çok boş kalıyordu. Ama bu çalışmada gördüm ki her sahne bir şekilde eğlenceli hale gelebilirmiş.

04.03.2008 - Süreyya Bursa
Oyuna az kaldı. Artık çalışmaları saat 17:00’ye çektik önce müzik, sonra sahne çalışmak için. Sınıflar dolu olduğundan, havanın güzel olmasını da fırsat bilerek, müzik çalışmasını bahçede yaptık. Top oynadığımız için geciken çalışma Erdem Abi olmadan yaptığımız ilk müzik çalışmamızdı. Fena da geçmedi hani; en azından besteyi hatırladık.

05.03.2008 - Baran Şaşoğlu
Saat 12.30: Okuma çalışmasından önce ben ve Doğa, Süreyya’ya karakteri için ses notasyonu çalışırken yardım ettik.
Saat 19:00 suları: Okuma çalışması için Orhan Veli Şiir Evi’nde toplandık. Çalışma iki bölümden oluştu:
1) Süreyya, Henri Bergson’un “Gülme” adlı kitabının sunumunu yaptı. Gülme çerçevesinde genel olarak komedi, komik olan ve özel olarak (ve aslında doğal olarak) Molière komedisi üzerine tartışmalar yaptık. Süreyya, komedinin çeşitlerinden (durum komedisi, söz komedisi gibi) bahsetti.
2) Molière üzerine yazılmış makalelerden birinin çevirisini bitiren Deniz, bu çeviriyi çoğaltarak geldi çalışmaya ve makaleyi birlikte okuyup tartıştık.
Böylece çalışma sona erdi. Hesap, Alman usulü ödendi. Mekân terk edildi.

06.03.2008 (Ek Çalışma) - Adem Demirci
Saat 18.30’da sınıfa geldiğimde Süreyya, Baran ve Canberk çoktan hareket çalışması yapmışlardı ve dediklerine göre çalışma bir hayli verimli geçmişti. İki gruba ayrıldık. Süreyya ve ben Mascarille-Albert sahnesine çalışırken geri kalanlar ilk sahnelere baktılar. Mascarille-Albert sahnesinde ezber sorunu büyük oranda bitmişti ama mizansen ve diksiyon hala büyük bir sorun olarak gözüküyordu. Sahne çok hareketli olmalıyken, mizansen düzenlemekle uğraşmaktan dolayı hareketlerimiz kısıtlı kaldı. “Pantolon indirmek” türünden espriler de pek yerinde olmamıştı. Erdem Abi ile çalışırken tüm sahneyi değiştirdik. Baştan başladık ve bol hareketli ve kovalamacalı bir sahne oluşturduk. Tabii bu sırada benim diksiyon sorunum sınırları zorladı ve çalışmayı bir hayli uzattı. Bu sırada Süreyya’nın sinirleri de gerildi. Sahne tamamlandığında ikimizin de içine pek sinmedi. Gün sonunda, bu sene diksiyon sorunumu aşamadığım takdirde gelecek seneye dair tiyatro planlarımda değişiklik yapmam gerektiği düşüncesine kapıldım. Umarım diksiyon ve oyunculuğumu düzeltirim de bu olumsuz düşüncelerim değişir. Mascarille-Albert sahnesi tamamlandıktan sonra bir ara verdik. Arada güncel olaylar hakkında sohbet ettik (32. Gün, türban ve Kürt sorunu gibi). Aradan sonra Eraste-Valère-René sahnelerine baktık. Bunlar en çok çalışılan sahneler oldukları için fazla hata olmadı. Arkadaşların eklediği birkaç espri ile sahne tamamlandı. Bu çalışma boş günümüzde yaptığımız, isteğe bağlı bir çalışmaydı. Nedense sadece erkekler çalışmaya katıldı. Hayırlısı...

07.03.2008 - Adem Demirci
Bugün çalıştığımız sahneleri akış halinde Celal Abi’ye gösterecektik. O yüzden hepimizde bir heyecan ve telaş vardı. 19:00’da sahnelerimizi tekrar gözden geçirmek için sınıflara dağıldık. Saat 21:00’e doğru bir teknik akış aldık. Müzikli bölümlerin ve sahnelere giriş-çıkışların provasını yaptık. Sınıfta ilk defa çalıştığımız için birkaç giriş-çıkışı değiştirdik. Celal Abi, Mehmet Kimyon ve Melike’ye akışımızı sunduk. Akış bir saat beş dakika sürdü. Bu olması gerekenden fazlaydı. Oturup hepimiz Celal Abi’nin yorumlarını, uyarılarını dinledik. Genel olarak sorun diksiyondu. Bununla beraber akış sırasında replik veya hareket unutma, gereksiz gülme gibi sorunlar da yaşadık. Yeni sahnelere geçmeden aynı sahnelere çalışmaya bir müddet daha devam edeceğiz. Bugünle beraber oyuna üç hafta beş gün kaldı. Umarım bu kısıtlı sürede sorunları gideririz.

08.03.2008 - Deniz Olgaç
Oh be! Oh be! Sonunda hasret kaldığım bir çalışma yaptık bugün! Celal Abi geldi ve sahnelere tek tek hep birlikte baktık. Bireysel çalışma yapmaya o kadar alışmışız ki Celal Abi ilk sahneye bakmaya başlayınca herkes arka sıralara çekilip bir şeyler yazmaya başladı, ben de dâhil. İlk sahneme yaptığım gibi diğer sahnelerime de notasyon uygulaması yapmak istiyordum, “fırsat bu fırsat” deyip çalışmaya koyuldum. Fakat Celal Abi, bir soru sorunca ve kimse cevaplayamayınca durumun farkına vardım ve daha öne geçip sahneyle ilgilenmeye başladım. Birinci sahne üzerinde bayağı vakit geçirdik ve çoğunlukla Canberk’le ilgilendi Celal Abi. Pes sesi ağzını kasarak çıkarmak yerine tınlatıcılarını kullanarak çıkarmasının daha doğru olduğu söyledi; çünkü ağzı kasmak aslında vücudu kasmakla aynı şey. Hareket/ses özgürlüğü çok fazla kısıtlanmış oluyor ve bu, yaratımı ve çeşitlendirmeyi engelleyebiliyor. Oyuncu tek bir kalıp içine hapsolmuş oluyor. Ayrıca bunun yanı sıra (teknik olarak) sesi dudak hareketiyle çıkarmak yerine tınlatıcılar yoluyla çıkarmak daha doğru sanırım. Celal Abi, bu çalışma sırasında yenilerin üzerinden hepimize tiyatro algılarımızı bir kez daha hatırlattı. Kendini boşaltmamak, yüz maskı bulmak, postür bulmak, konsantrasyonu bozmamak, bozulduğu anda farkına varıp düzeltmeye çalışmak, replik beklememek, karşındakini gerçekten dinlemek, sahne üzerinde düşünmemek gibi. Bunları hatırlayarak yapılan bir çalışmadan sonra Canberk’in performansı oldukça gelişmişti; ama her zaman yapacak bir iki ekstra şey daha oluyordu. O anda çok önemli bir şeyi daha hatırlamış oldum kendi kendime: Hep bir tık ötesi var, ilerlemek, gelişmek hiçbir zaman bitmiyor. İşte tiyatronun hayata dair söylediği güzel şeylerden biri daha… Evet, sahneye çıkacağımız ana kadar ve sahneye çıktığımız anda da gelişmemiz devam etmeli, her zaman daha da, daha da, daha da iyisini yapabiliriz ya da en azından yapmayı denemeliyiz. Yerinde saymak iyi bir şey değil. İyi bir oyuncu ve iyi bir insan olma yolunda yapılacak en büyük hatalardan biri “Ben oldum.” demek sanırım. Keşke bütün ilişkilerimizde de bundan kaçabilsek ve çabalamaktan vazgeçmesek. Her neyse, sıra benim sahneme gelince şunu fark ettim: Celal Abi’nin ve tüm grubun karşısında çalışma yapınca daha enerjik ve hevesli oluyorum. Tabii bunda heyecanın büyük payı var. Ama onun dışında tüm gruptan bana yayılan olumlu enerjinin de payı olduğunu düşünüyorum. Bundan dolayı bu tür çalışmaların çok büyük etkisi oluyor bende; çünkü Bilgi Sahnesi’ndeki her senemde mutlaka bir isteksizlik bunalımı dönemim oldu. Çalışmaya gitmek istemedim, rolüme çalışmak istemedim, vs… Artık annem bu durumuma o kadar alışmış ki bu sene anlattığımda “Geçer, geçer…” dedi. Neyse… Bu dönemleri atlatmamda grubun bana verdiği enerji etkili oluyor demek istiyordum kısacası. Ama yine de tek başına çalışmanın da çok büyük avantajları olduğunu kabul etmek durumundayım. Bir kere, rolünle baş başa kalabiliyor ve üzerine uzun uzun düşünebiliyorsun. Molière’e uygun küçük oyunlar bulabilmek için de yalnız kalmak daha iyi. Ayrıca tiplemeyi oturtma evresinde de kendinle baş başa kalmalısın. Bu arada bir şeyi unuttum. Çalışmanın başında enstrümanlarımızla sahneye girişlerimize çalıştık ve Celal Abi hepimizden enstrümanımıza uygun bir yürüyüş bulup öyle yürümemizi istedi. 15 dakika buna çalıştık. Benim enstrümanım (üçgen zil) bir kere vurulduktan sonra tınlaması devam eden bir ses çıkardığı için, adım atıp gerideki ayağımı yerde sürüdüğüm bir yürüyüş buldum. Sanki o sürünme tınlamayı sembolize ediyormuş gibi. Herkes buna benzer, kendi ritmine uygun hareketler buldu ve sahneye öyle girdik. Eminim daha iyi olmuştur. Daha sonra Can’ın mandolini çalmaya devam ederek Eraste’ı gıcık edişi üzerinde bayağı durduk. Burada da Celal Abi durmanın en zor ve en önemli hareketlerden biri olduğunu hatırlattı. İlk sene özellikle de bir yüz maskı (“Kel Şarkıcı”nın ilk sahnesinde birkaç yerde sırıtarak on, on beş saniye durmam gerekiyordu) ile durabilmek üzerinde Celal Abi ile uzun süre çalışmıştık. Bugün Can’ın ilk başta alışamadığı ve yapamadığı gibi ben de oldukça zorlanmıştım. O durma anları seyircinin kafasında kalacak fotoğraflardandır ve duyguyu, durumu, tiplemeyi en yoğun verecek eylemlerdendir. Postür de aynı şekilde… Işılay’la Doğa’nın sahnesi çalışılırken bir önemli konu daha girdi devreye: dramaturji. Oyunu çok dikkatli okumalı; durum ve karakterler üzerine iyice düşünmeliydik ki rolümüzü yanlış bir yorum üzerine inşa etmeyelim. Her karakterin içinde bulunduğu durumdan, geçmişinden, kişiliğinden ileri gelen tepkileri var ve biz de bu tepkileri doğru şekillendirmekle yükümlüyüz. Evet, her insanın her şeyi yapabileceği gibi her karakter de her hareketi yapabilir; ama hiçbir konuda olmadığı gibi bu konuda da sonsuz özgürlüğümüz yok. Tiplemenin çizeceği birtakım sınırlar olacaktır illa ki. O sınırların içinde hareket çeşitliliği yaratma özgürlüğümüz var. Mesela Mascarille’i pes sesli, çok ağır yürüyen bir karakter olarak düşünemiyorum. Çalışma bitince son söz olarak Celal Abi, oyunu baştan okumamızı ve karakterlerimiz üzerine tekrar düşünmemizi öğütledi. Bence çok iyi fikir!

11.03.2008 - Ruken Gülağacı
10–15 dakikalık olağan gecikmeyle hareket ve ses çalışmasına başladık. Ben biraz hasta olduğum için sadece ses bölümüne eşlik ettim ve bu sayede Süreyya’nın yönlendirmesiyle yapılan çalışmayı rahatça gözlemleyebildim. Hareket çalışmasında ortak ritim yaratmakta önce zorlanılsa da daha sonrasında uyum sağlandı. Sahne çalışmak için sınıflara dağıldık; döndüğümüzde Erdem Abi, Ascaigne-Frosine sahnesine bakıyordu. Bu sahne çalışılırken Erdem Abi dikkatin, etki-tepkinin, farkındalığın ve karşındakini dinlemenin role oldukça katkı sağladığı üzerinde durdu. Ayrıca sahneye yeni ufak oyunlar eklendi, Doğa’nın sırrını açıkladığı bölüme eklenen oyunun peşinden, Erdem Abi hepimizin karakterlerimize bir şekilde iç ses yaratmamız ve onu kaybetmememiz gerektiğini vurguladı. Işılay’ın iç sesinin sürekliliğini kontrol etmek için bir süre ondan içinden geçirdiklerini yüksek sesle oynamasını istedi. Daha sonra Doğa ile Işılay, Erdem Abi’nin talimatlarıyla onun belirttiği anı oynamaya başladılar. Daha net olarak anlatayım: Erdem Abi onlardan nötr şekilde durmalarını istedi. El çırptığı an onun belirttiği repliğe ve o ana geri döneceklerdi. Gözlemlediğim kadarıyla ikisi de bu çalışmada zorlansalar da başarılı oldular. Sahnenin devamında Doğa’nın erkek-kız geçişleri ve daha net mimik ve duruş sağlaması üzerinde duruldu. 23.30 gibi çalışma bitti!

12.03.2008 - C. Can Yusufoğlu
Bugün bizim okuma çalışması günümüz normalde; ama Seyyar Sahne’nin oynadığı “Kuşlar Meclisi” adlı oyunu izledik. Okuma çalışmasını yarına erteledik. Kuşlar Meclisi’ni izlerken bizim şu an kullandığımız notasyon sisteminin ustalıkla kullanılışını gördüm. Seyyar Sahne’nin oyunlarını izlerken (“Vaiz”, “Ben, Pierre Rivière…”, “Kuşlar Meclisi”) – ki bunlar son dönem oyunları sanırım – içim ürperiyor. Ses ve hareket, karakter belirleyici iki ana unsurdur. Gündelik hayatta da bu açıkça görülebilir, oyunculukta da. Seyyar Sahne’nin kuşları ötüyor sahnede. Beden (gövde) hacmi, akışkanlık, yükseklik gibi değişkenleri******* kullandıklarını rahatlıkla gördüm. Tınlatıcılarını ustalıkla kullanıyorlardı. Bir pes ses salonu titretebiliyordu. Seyyar Sahne, oyunlara birer beste gibi yaklaşıyor sanırım. Hareket biçimlendirme sistemine notasyon denmesi tesadüf olmasa gerek. Bu sistem, sahnede hiçbir şeyin plansız olmaması gerektiği ilkesinden doğmuş gibi duruyor. Seyyar Sahne, bir oyun hazırlarken sanırım aynı zamanda bir beste yapıyor. İTÜ İşletme Fakültesi Tiyatro Salonu karanlık bir yer. Karanlık, yaratım ve üretim için gerekli olan yerdir.

13.03.2008 (Dramaturji Toplantısı) - C. Can Yusufoğlu
Bugün okuma çalışmasında dramaturji toplantısı yaptık. Sanırım oyunu algılayışımız ortak değildi. Oyunu hep beraber oynadığımıza göre herkesin aynı heyecanla oynaması güzelleştirir “oyun”u.
Toplantıda kafamdan aylardır fışkıran düşünceler konuşuluyordu. Yani Celal Abi’nin söylediklerine ya haddinden fazla bir hızla ikna oluyordum ya da Bilgi Sahnesi’ndeki oyunculuk çalışmaları bende de benzer düşünceler filizlenmesine sebep olmuş. Ancak bugüne kadar oyunculukla, oyunla ilgili gördüğüm, duyduğum birçok şey belagat ile ifade edildi bu toplantıda Celal Mordeniz tarafından. “İnsanlar oraya Molière’i izlemeye gelmiyorlar, oyunu oynayan topluluğu görmeye geliyorlar.” dedi Celal Abi mesela.(Yani söylediği neredeyse buydu.) “İnsanın hareketleri, hareket alışkanlıkları karakterini belirler.” dedi.
Eraste’ı tanımaya çalıştık. Baran, Eraste’nin aklının, fikrinin aslında Valere’i çatlatmakta olduğunu söyledi. Bunun üzerine Celal Abi, Hegel ve Lacan’dan örnekler verdi: Arzu, diye bir şeyin olması için, mesela Eraste’larda Lucille’lere karşı, Valere’lerin olması gerekir. Diğer bir deyişle; Eraste’ların Lucille’leri arzulaması için bir üçgen oluşması gerekir.
Celal Abi, alıntılara devam etti, Hegel’in efendi-köle diyalektiğinden bahsetti. Efendiler, bir özgürlük mücadelesi içinde olmadıklarından soyutlama yetenekleri yoktur. Emek, uğraş gibi şeyler söz konusu değildir onlar için. Köleler ise başkaları için çalıştıklarından kendi içgüdülerini bastırıyorlar. Bu yüzden de soyutlama güçleri var.
Hegel’in açıkladığı diyalektikle Molière’in bir oyununda karşılaşmak güzel. Celal Abi, Hegel, Lacan ve Freud’dan alıntılar yaparken benim de oyun hakkındaki fikirlerim, oyunun bana düşündürttükleri sağlam bir temel bulma yoluna girdi.
Oyuna yönelik tavrımızı konuşmaya başladık. Ben hep alay tavrıyla yaklaştığımı söyledim. Süreyya grotesk dedi. Grotesk’in ne demek olduğunu konuşmaya başladık. Celal Abi örneklerle açıklamaya çalıştı:
“Birine, ‘Seni seviyorum’u aynı tonda sekiz kere üst üste söylersen ne olur? Dehşet çıkar ortaya. Grotesk, öze dair olanı çıkarmak için bir yöntemdir. Öze dair olan abartılıp görünür kılınmıştır.”
Bu toplantı oynadığımız oyunda ortak bir yaklaşım kurmamız için önemli bir adımdı. Oyuncuların yorumlarından grupta bir anlayış farklılığı olduğu anlaşılıyordu. Sanırım bundan sonra daha ortak bir anlayışla sahnelerimizi çalışacağız.

14.03.2008
C. Can Yusufoğlu
Üzerine yoğunlaşmamız gereken şey: Nefes kullanımı.
- “Sahne üzerindeki yaşam da nefese dayanır.”
- “Şuurlu nefes alıp verin.”

15.03.2008 - C. Can Yusufoğlu
Çalışmaya sessiz başladık. Bir çember (yarım çember) olarak oturduk. Oyunu ses çıkarmadan oynadık. Bu kesinlikle ihtiyacımız olan çalışmaydı: Replik söylemeyince hareket oyunlarında boşluğa düştüğümü gördüm. Bu sakıncalı bir durum. Sesli akış alırken de bu durumu fark etmiştim ve rahatsız oluyordum. Repliklerin sesi iyice kısıldığında, konuşmalar ortadan kalktığında iletişimi yalnızca hareketlerimizle kurmaya çalıştık. Bu çoğu oyuncuda daha özgür hareketlerin görünmesini sağladı.

18.03.2008 - C. Can Yusufoğlu
Bugün oldukça uzun zamandan sonra BS2’deydik. Ben, atölye çalışmasından döndüğüm için bir saat geç geldim. Geldiğimde herkes harıl harıl çalışıyordu. Atölyede öğrendiklerimden memnunum; ancak gruptan kopmak beni üzüyor. Ortak bedenden koptuğumu hissediyorum. Bugün, Erdem Abi Valere’in Mascarille’i kovaladığı sahneyi epey eşeledi. Bu sahnede hâlâ birtakım belirsizlikler var. Aksiyon biraz tesadüfen ortaya çıkıyor. Her seferinde farklı hareket ediyoruz.

21.03.2008 - Işılay Şahin
Akış alınacak günlerden birisiydi. Akış almaya başlayınca yine bir heyecan hali yaşadık. Celal Abi de bizi izlediğinden ve onun tepkisini merakla beklediğimizden heyecan arttı tabii. Akış bitince her zamanki gibi Celal Abi’nin önüne dizildik. Bize öncelikle nefesi doğru kullanmanın sahnede de yaşamda da ne kadar önemli olduğu üzerine bir konuşma yaptı. Akabinde bu konuda inanılmaz problemler yaşadığımızı, bunların sahnelerimizi etkilediğini ve diksiyon problemlerinin de bundan ileri geldiğini söyledi. “Yarın ses kaydı yapacağız, siz de dinleyeceksiniz” dedi. Bu, diksiyon sorunlarımı fark etmem açısından yararlı olur diye umut ediyorum. Bunun dışında Canberk-Baran-Süreyya’nın sahnesinden ebeleme oyunu, Deniz ile Duygu’nun sahnesinden köpek taklidi oyunu ve de bizim sahnelerimizden canlandırma oyunları atıldı. Bu, bizim sahneye en baştan başlayacağız demek sanırım.

22.03.2008 - Süreyya Bursa
Çalışma öncesi, yaptığımız değişiklik ve düzenlemeleri ortak bir metne aktardık. Erdem Abi, son akışta gözlenen nefes ve denge sorunları yüzünden uzun bir nefes çalışması yaptırdı. Diyafram kullanımı ve ritim içermesi sebebiyle çalışma katılımcıları içine çekti. Bu uzun çalışmadan sonra ara verdik. Oyuna on iki gün var; bu yüzden hem Celal Abi hem de Erdem Abi bizimle. Bakmadığımız bütün sahnelere bakmamız tembihlendi. Ben de Can olmadığı için korkulu rüyam olan beşinci perdedeki tiradım üstüne çalıştım. Giriş kısmını hazırladıktan sonra görüş almaya ihtiyacım olduğunu fark edip tiradı Erdem Abi’ye sundum. Dramaturjik birkaç hatamı düzeltmesi beni de tiradı da rahatlattı. Bir de kostümler için Mehmet Kimyon uğradı. Tiplemelerimizi tanıtan kısa bilgiler aldı bizden. Yarın da gelecek ve ölçü alacak. Tirat, kostüm, sırada ışık… Az kaldı, az!

23.03.2008 (Ek Çalışma) - Baran Şaşoğlu
Çalışmaya (zorunlu olmadığı için) 8 kişi katıldı, Adem’in de geç gelmesi nedeni ile 7 kişi, Erdem Abi’nin yönlendirmesiyle hareket-ses-nefes çalışarak başladık. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde birisinin yaptığı hareketi taklit etmeye başladık. Daha sonra hareketin bir değişkenini değiştirmeye ve kimin hangi değişkeni değiştirdiğini anlamaya çalıştık. Daha sonra ikiye ayrıldık. Bir kısım, oyundaki Mascarille, diğer kısım da Baba oldu. Mascarilleler Babalar ile ilişkiye geçti. Son olarak da bir kişinin yaptığı bir yürüyüşü aynı şekilde yapmaya çalıştık. Böylece çalışma sona erdi. (Sahnelere de çalıştık tabii.)

25.03.2008 - H. Canberk Karaçay
Oyuna az kala…
Mehmet Abi geldi, kostümler için daha önce ölçüsü alınmayanların ölçülerini aldı. Çalışmalar –Erdem Abi’nin geç katılımıyla– devam etti. Çalışmanın en sonunda 5. perde 8. sahneye baktık, yani son sahneye. Son sahnenin üstünkörü de olsa çalışılması, bize oyunun neresinde olduğumuzu hatırlattı. Ancak her şey daha enerjik, istekli ve kararlı olmalı galiba. BS2’ye geçememiş olmamızın verdiği bir kopukluk var. Herkes farklı bir yerde çalışıyor. Eğer BS2’ye geçersek daha iyi konsantrasyon sağlarız ve oyuna bir bütün olarak bakabiliriz.

26.03.2008 - H. Canberk Karaçay
Oyuna daha da yaklaştık. Sahnelerin tümüne baktık; ama bazı sahneler detaylı çalışılmadı. Celal ve Erdem Abi ile son sahneye baktık. Biraz eğlendik (cıvıdı yani); ama sahnenin temeli çıktı sayılır. Süreyya ve Baran ile 1. perde 4. sahneye çalışırken Celal Abi’nin hışmına uğradım. Aslında iyi oldu. Yaptıklarımın hâlâ Rene’nin gözünden olmadığını fark ettim. Her hareketin amacını ve manasını bulmam gerektiğinin farkındayım. Şu an bu bana yük gibi gelse de, daha sonra benim için vazgeçilmez olacak sanırım. En azından Celal Abi’nin sözlerinden bunu anlayabiliriz: “Öncelikle anlattıklarımı unutun ve oynayın!”

28.03.2008 - Şeyda Şıpar
Oyuna az kaldı, çalışmalar sıklaştı. Bundan sonra oyuna kadar her gün çalışma olacak. Bugün çalışmaya serbest yürüyüşle başladık. Sonra tiplemelerimizi canlandırarak dağınık olarak yürüdük. Repliklerimizi de tekrar ettik bir yandan. Sonra aynı tipleme içinde yürümeye başladık. Bu çalışmayla oyundaki karakterleri ve ilişkilerini biraz daha iyi anlayabildiğimizi düşünüyorum. Sahne çalışmalarını Celal Abi yaptırdı. Artık az-çok oyunun havası yakalandığı için ayrıntılar üzerine gidildi. Birkaç haftadır grup grup çalışıyorduk, bugünse hep beraberdik; güzeldi. Baştan beri Molière’den bir oyun seçilmesinden yanaydım ve oyuna 5 gün kala doğru seçim yapıldığını düşünüyorum. Oyunun her sahnesinde, her tiplemesinde eğlendiğimi, iyi hissettiğimi fark ettim. Seyirciyle buluşmaya az kaldı, heyecan artıyor sanırım herkeste. Umarım bu heyecan, enerjimizi de tetikler. Oyun, doğal olarak fazlasıyla gündemimizde. 2 Nisan’daki ilk gösterimden sonra Adana’ya yolculuğumuz var. 4’ünde Çukurova Üniversitesi’nde oynayacağız. Bu turne ayağı için de ben şimdiden heyecanlıyım. Vizeler, gösterimler, çalışmalar… Yoğun bir dönemdeyiz. Umarım her şeyin üstesinden gelebilirim, gelebiliriz. Yorucu olsa da sonuçlar iyi, kazanımlar çok olunca insan çabalamaya daha da hevesleniyor zaten.

30.03.2008 - Ruken Gülağacı
Yaz saati uygulamasının farkında olmayanların geç gelmesi sebebiyle oluşan rötardan dolayı çalışmaya biraz geç başladık. Son üç gün olduğu için artık detaylar ve temponun arttırılması üzerinde duruyoruz. Espriler, küçük oyuncuklar atılıyor, replikler, tepkiler ve sahneler kısalıyor. Program dergisine konulacak kişisel yazılarımız için toplu bir yazı çalışması yaptık. Yazı çalışmasının ardından, Celal Abi oyundan önce yapması gerektiğini hissettiği, bizim titreyip kendimize gelmemizi sağlayacak olan konuşmayı yaptı. Bir önceki provada hepimizi çok sert eleştirmişti ve moraller bozuktu. Olumsuzlama ile çalışan bir gelenekten geldiği halde bize bu süreç içerisinde karşı çok olumlu davrandığını ve aslında olumsuzlamanın oyuncuda daha olumlu bir etki yarattığını düşündüğünü söyledi. Biz de zaten olumlu bir durum yokken olumsuz konuşmanın doğru olduğunu söyledik. Fakat Süreyya, bu noktada içine girdiğimiz bu matem havasından çıkmamız gerektiğini söyledi ve haklı! Bu hava, enerjimizi, yaratıcılığımızı ve sahnedeki rahatlığımızı olumsuz etkileyebilir ve şu günlerde en son ihtiyacımız olan bu. Celal Abi, burada hiçbir gereği yokken hep beraber bir şeyler yapabiliyor olmanın ve grup olmanın önemini, güzelliğini vurguladı. Ayrıca Canberk yaratma ve çalışma sürecinin önemine ve güzelliğine dikkat çekti. Bu konuşma ile ben tekrardan bir şeylerin farkına vardım: Grup olmak, beraber bir şeyler yapmak, yapamamak ve yapmaya çalışmak! Umarım bu konuşma ile hepimiz daha da rahatlayıp enerji kazanırız. Konuşmanın ardından akış aldık. Enerjimiz daha iyiydi sanki belki de konuşma işe yaramıştır!

31.03.2008 - Süreyya Bursa
BS2’nin 16:00’da boşaldığını bildiğimiz için çalışmaya mümkün olduğunca erken gelmeye çalıştık. Gruptaki yoğun enerji hissedilebiliyordu. Bunun sebebi oyuna 2 gün kalmasıdır sanırım. Ama fazlasıyla olumlu bir hava vardı salonda. İlk akışın yarattığı matem havasının ardından alınan ikinci akışın daha iyi olduğunun sezilmesi, grubu daha da iyi olabileceğimize inandırmış sanırım. Bireysel ve grup halinde çalışmalardan sonra akışa geçtik. Kendi adıma karamsardım. Bir türlü içime sinmiyordu performansım. Ancak 3. perdenin ortalarında bir yerde bir kırılma anı hissettim. Oradan sonra oyunun aktığını hissettim. Oyun sonuna kadar bu hissim devam etti. (Tabii tiradım hariç; oraya tekrar bakmam gerekecek.) Ve eleştirileri aldık. Saat 23:00 falandı; ancak biz kostümleri bekliyorduk. Bir de kostümlü akış alacaktık. Fakat salon görevlisi Hakan Abi gittiği için ışıksız olacaktı. Ama olsun. 12’ye doğru gelen kostümler gruba enerji vermeye yetmişti, varsın ışıksız olsun. Bu akış diğerinden daha iyiydi, daha az hata yapıldı. Mizansen sorunları aşıldı. Seyyar Sahne’den Mahmut da bol bol fotoğraf çekti. Sonunda selam da çalıştık (geçen sene de çalışsaydık keşke). Akışın ardından hızlıca eleştirileri aldık. Espri yapmamamız gerektiği söylendi. “Oynayın!” dedi Celal, espri oradan çıkar. “Espri yapıyorum diye hazırlanırsanız espriye yazık olur”, dedi. Haklı. Buna dikkat edeceğim. Ertesi gün için heyecanlı bir halde, saat 02:00 civarında okuldan ayrıldık.
*Lazzi: Commedia dell'Arte oyuncularının güldürücü eylemleri.
**Notasyon tekniği olarak sözünü ettiğimiz şey, Laban’dan esinlenerek hareket çalışmamıza uyarladığımız bir biçimdir. Müziğin kâğıda dökülebilmesi gibi hareketin de kâğıda dökülebilirliği fikrinden doğmuştur. Bu biçimde, hareketin birbirinden bağımsız temel özellikleri ve bu özelliklerin dereceleri belirlenir. Oyunculardan bu özellikler çerçevesinde hareket etmesi beklenir.
***İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde tiyatro çalışmalarının yapıldığı ve oyunların sahnelendiği salon
****Enerji değişkeni, notasyon yöntemi olarak adlandırdığımız çalışma biçimindeki hareketin bağımsız temel özelliklerinden biridir. Enerji, kısaca vücut gerginliği olarak tanımlanabilir.
*****Merkez: hareketin çıkış noktası olan, vücutta herhangi bir yer. (eller, ayaklar, kalça, kafa vb.)
******Merkez-bütün ilişkisi değişkeni, notasyon yönteminde hareketin ne ölçüde tüm vücutla, ne ölçüde merkez tabanlı yapılması gerektiğini belirleyen temel özelliklerden birisidir.
*******Notasyon yöntemi adlı çalışma biçiminde kullanılan bazı bağımsız temel hareket özellikleri.