5 Aralık 2009 Cumartesi

"Beni Pierre Riviere..." Paris Turnesi

Oğuz ARICI

19 Mayıs 2007
Atep3 (Association Théâtrale des étudiants de Paris III) “Paris III Öğrencileri Tiyatro Birliği” Festivali. 25 Mayıs’ta “Ben, Pierre Riviere”i sunacağız.

Saat 10:30 civarı… Paris-Orly havaalanı. Kerem’in birkaç gün önceden bize attığı e-posta. “Orlybus’a binin ve Denfert-Rochereau durağında –son durakta- inin”. Orlybus bileti. Üç adet: Bana, Erdem’e, Celal’e. Eşyaları yüklüyoruz. Yolculuk. Paris’in içlerine doğru. Yorgun ama meraklı gözlerle bakıyoruz etrafa. 40-50 dakika sonra, son duraktayız. Çok geçmeden Kerem geliyor.


Ben ve Erdem Mine’lerin evinde kalacağız. Celal ve İlke Kerem’lerde... İlke henüz gelmedi. Başka bir uçakla geliyor. Şimdilik evlere dağılıyoruz. Eşyalarımızı bırakıp sonra yeniden buluşacağız. Kerem, Mine’nin bizi karşılayacağı Menilmontant metro durağını tarif ediyor. Örümcek ağı gibi örülmüş Paris metrosunu, renklendirilmiş bir harita yardımıyla çözmeye çalışıyoruz. Haritaları hiç yanımızdan ayırmayacağımız belli.

Mine ile karşılaşma. Ev, metro durağına yakın. Eski Beyoğlu apartmanlarını hatırlatıyor. Girişte önce bir iç avlu bizi karşılıyor, çiçeklerle kaplı; sonra dairelere çıkan merdivenler… Başı kaldırıp bakınca dikdörtgen bir gökyüzü… Mine’nin evi zemin katta… Küçük, iki odalı… Bir tutam mutfak var, karavan mutfağı gibi… Mine’nin ev arkadaşı: İpek. Memnun olduk.

Biraz soluklanıp çıkıyoruz dışarıya; Kerem, Gaye ve Celal ile Bastille’de buluşuyoruz. Cite denilen Paris’in ilk yerleşim alanına doğru yürüyoruz. Bende bir halsizlik var. Uçakta da iyi değildim pek. Oturup bir kahve içiyoruz. Daha fazla yürüyecek gibi değilim. Kahvelerden sonra Erdem’le birlikte ayrılıyoruz. Menilmontant’a doğru… Biraz yürümek zorundayız… Metro istasyonunu bulamadık… Bastille’e kadar yürüdük… Bayılacak gibiyim… Erdem de benden farklı değil. Eve güç bela vardık… Uyku, ölüm gibi abanıyor üstümüze.

20 Mayıs 2007
Pere Lachaise gezintisi (ziyareti?). Pere Lachaise, Paris’teki en büyük mezarlık. 48 hektar. Napoleon tarafından 1804’te oluşturulmuş. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Pierre Bourdieu, Eugene Delacroix, Abelard ile Heloise, La Fontaine, Jim Morrison, Moliere, Oscar Wilde… Liste uzun, mezarlık büyük, mezarlar sessiz. Ünlülerin yanında isimleri okunamayan, kırık, bozulmuş mezarlar da var. Belli ki soyları tükenmiş, arayanı soranı yok, sahipsiz. Dünya savaşları? Veba?..

Oscar Wilde’ın dudak izleri…
Ünlülerin ise ziyaretçisi bol. Onlar hiç unutulmuyor. Oscar Wilde’ın mezarlığı örneğin, ilginç. Mezartaşında yüzlerce dudak izi var. Büyük tepkiler alan hayat biçiminin ve eserlerinin (özellikle Dorian Gray’in Portresi) bir uzantısı sanki… Hayranları onun skandallar yaratan yaşamını unutturmak istemiyorlar anlaşılan. Aklıma Pierre Riviere üzerine çalışırken ilişkili olduğunu düşünerek okuduğum Reading Zindanı Baladı’ndaki bir şiir geliyor belli belirsiz:

Ama gene de herkes sevdiğini öldürür,
Bu böyle bilinsin,
Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür,
Korkak, bir öpücükle,
Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür!

Hapishanede yazdığı bir şiir. Sevgilisini öldürmüş bir adamın idamı üzerine yazmış. Pierre Rivierre’den ziyade Woyzeck’i hatırlatıyor hikâye. Ancak duygu çok tanıdık.

Sonra, bin yıldır unutulmayan bir aşkı görüyoruz: Abelard ile Heloise. Mezarları başında bir süre durup onların öyküsünü hatırlamaya çalışıyoruz. Bir rahip ve öğrencisi Heloise. Birbirlerine âşıklar. Gizlice evleniyorlar. Bir çocukları oluyor. Bunu öğrenen Heloise’in dayısı, Abelard’ı hadım ettiriyor. Sonra ayrılık, kapatılma. Ama bir yol bulunup mektuplaşılıyor. Dünyanın en güzel aşk sözleri doğuyor… ve onları bin yıl sonraya taşıyor…

Ben böyle seviyorum işte
Zarafetini, gaddarlığını...
Olduğun şairi,
Olmadığın erkeği seviyorum
Bir zamanlar çocuk olduğun
Ve bir gün ceset olacağın için seviyorum
Heloise
...Tanrı beni bir şair, bir filozof olarak değil,
bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak.
Abelard

Ve sonra komedyanın ustasını kıblemize alıyoruz. Celal, İlke, Kerem ve Gaye bizden önce gelip kahkahalardan çiçekler atmışlar. Ben ve Erdem toprağı temizliyoruz. Herkese eşit davranan ve herkesi eşitleyen toprağı…

Pere Lachaise’den sonra hep birlikte Mine’ye gidiyoruz. Birer kahve içip dinleneceğiz. Mine’nin akordeonu. Kerem ve Gaye ilgili. Şu siyah düğmeler nasıl kullanılıyor? Mine elinden geldiğince anlatıyor. Sol major, mi minör…

Akordeon sustu. Fransa’da, özellikle de Paris’teki tiyatro ortamından konuşuyoruz. Mine ve Kerem’in gözlemleri: Oyunculardan ziyade yönetmenler ön planda. Oyun temelinde bir araya geliniyor. Kumpanya, grup anlayışı neredeyse yok. Théâtre du Soleil’i saymazsak. Orada da grup üyelerinin çoğu değişti…

Paris’te canlı bir tiyatro ortamı olduğu görülüyor. Duvarlar, billboardlar tiyatro afişleri ile dolu. Kerem 100-150 tiyatronun varlığından söz ediyor. Ancak çoğunun nitelik bakımdan yetersiz olduğunu da ekliyor. Şaşırtıcı olan seyirci sıkıntısı yaşanmaması.

21 Mayıs
Öğle saatlerinde yaptığımız kahvaltının ardından Paris III üniversitesine gidiyoruz. Festivalden oyun seyretmek niyetindeyiz. Oynayacağımız mekânı da görelim istiyoruz. Festivali düzenleyenlerden Zeynep Su ile de buluşacağız. Saat 14.30’daki oyuna (Tableaux Parisiens) giriyoruz. Bizim oynayacağımız 25 numaralı salonda oynuyor. Salonu görmek için de iyi bir fırsat. Oyuncular amatör. Heyecandan sesleri gidip geliyor. Sahnede nerede duracaklarını bilmiyorlar, ellerini kollarını fazladan oynatıyorlar. Seyirciler arasında bir kadın, cep telefonunun deklanşörünü öttürüyor birkaç defa; belli ki oyunculardan birinin annesi. Birçok kişi için ilkler yaşanıyor anlaşılan. Bir süre sonra dikkatimi salona veriyorum. Arkadaki pencerelerden fazla ışık giriyor içeriye. Oyunda yapılmaya çalışılan karartmalar hiçbir işe yaramıyor. Bir çözüm bulmamız lazım. Bir de havasızlık problemi. 30 dakikadan sonra havasızlık kendini hissettiriyor ve de sıcak… Üst yazıyı nasıl asacağız? Seyircilerin konumu nasıl olacak?

Oyundan sonra Zeynep Su ile okulun karşısındaki bir kafede buluşuyoruz. Sohbet. Tez konularımız. Tiyatro. Paris. Festival bu yıl çok daha fazla ilgi görüyormuş. Zeynep Su umutlu.18:00’daki oyuna kalıyoruz: Chaka-Zulu. Sağa ve sola vurmalı çalgılar dizilmiş. Karanlık. Tamtamlar başlıyor. Afrika yerli dansı. Bir aşk öyküsü. Ancak danslara fazla çalışılmadığı belli. Oyuncular endişelerini gizleyemiyorlar, fazlasıyla gerginler… Bu bizi de huzursuz ediyor. Diğer oyuna kalmayacağız.

22 Mayıs
Resim: Beckett Sergisinin afişi, Centre Pompidou
Centre Pompidou’da Samuel Beckett sergisi var. Buluşup hep beraber sergiye gireceğiz. Erdem’le birlikte yola çıkıyoruz. Mine ineceğimiz durağı söylüyor: Odéon. Erdem aktarmaları belirliyor. Maviden kahverengiye oradan da 4 numaraya… Odéeon’da iniyoruz. Ancak Mine’nin söylemesine rağmen Centre Pompidou tabelası göremiyoruz. Büyük ihtimal yanlış yerdeyiz. Ama ne kadar? Birilerine soruyoruz. Nerede Pompidou? “Metroyla mı yoksa yürüyerek mi gideceksiniz?”. Ah be Mineciğim, nerelere yolladın bizi! Neyse bilet pahalı, yürümeyi tercih ediyoruz. Biraz tarif, biraz harita, azıcık da tabelalar. Sonunda vardık. Celal’lere bakıyoruz. Yoklar. Girdiler muhakkak, zira biz epey geciktik. Biz de girelim diyoruz. Koca binanın etrafını tavaf ediyoruz açık kapı yok. Sonunda öğreniyoruz. Salı günleri müzeler kapalı. Celal’ler bizden önce geldiler, bizden önce öğrendiler ve bizi beklemeyip... Kontörlü telefonculardan bulsak kendilerine ulaşabileceğiz ama etrafta yok. Geziyoruz. Paris kazan.

23 Mayıs
Gülçin geldi. Avrupa’nın en güzel kentinden, Berlin’den. Gülçin öyle diyor. Onu karşılamaya –biraz geç de olsa- gidiyoruz. Sonra Eifel’e… Diğerleriyle buluşacağız. Bugünkü hedef Orsay Müzesi.
Orsay Müzesi (Musée d'Orsay) ağırlıklı olarak Fransız ressam ve heykeltıraşlarına yer veriyor özellikle de 1848 ile 1914 yılları arası ürünlere. Camille Pissarro - White Frost; Édouard Manet - Olympia, The Balcony; Paul Cézanne - Apples and Oranges; Claude Monet - The Saint-Lazare Station, Wind Effect, Rouen Cathedral; Pierre-Auguste Renoir - Bal au moulin de la Galette, Montmartre; Vincent Van Gogh - The Siesta, The Church at Auvers, View from the Chevet, The Italian Woman; James McNeill Whistler - The Artist's Mother müzede görülebileceklerden bir kaçı.

Yorulduk. Akşamki oyuna gideceğiz. La Ville des Contrastes, yine bir dans tiyatrosu. Bu seferki biraz daha izlenebilir bir gösteri. Pina Baush esintileri kendisini hissettiriyor.

Oyundan sonra Laurent Stephan’la buluşuyoruz. Laurent, bizim gibi Pierre Riviere’in hatıratından tek kişilik bir gösteri hazırlayan Fransız oyuncu. Yaklaşık on yıldır oynuyor bu oyunu. Benzeri nadir görülecek durumlardan biri bizim yaşadığımız. Biri Fransa’da diğeri Türkiye’de iki Pierre Riviere uyarlaması. Konuştukça sadece tesadüflerin olmadığını anlıyoruz. Laurent’nin Hatıratla kurduğu ilişki bizimkine benziyor. Benzer duygular… Bizi birleştiren…
René Allio’nun film afişi
Resim: Claude Hébert, Pierre rolünde. Budama satırı bileniyor…
Pierre Riviere üzerine çekilmiş filmlerden bahsediyor Laurent. Biz filmlerin varlığından haberdardık, ancak görememiştik. Soruyoruz. Doktor’un cesetleri tanımlayan soğuk sesiyle başlıyormuş ilk film (Yönetmen: René Allio; Filmin ismi: Moi, Pierre Rivière, tarih:1976). Laurent de önce oyuna böyle bir soğuk anlatımla başlamak istemiş. Sonra vazgeçmiş. Filmde bugünkü Courvaudon köylüleri oynamışlar; hakim, savcı, doktor gibi rolleri ise profesyonel oyuncular üstlenmiş. Köylüler fikri, Pierre Riviere’in hatıratının deşifrasyonunu yapmış olan Jean-Pierre Peter’den gelmiş.

İkinci film sadece Pierre Riviere’in olduğu bir film. Cinayet sonrasına odaklanmış.

Üçüncü film ise bir belgesel. Geçtiğimiz günlerde Cannes Film festivalinde gösterildi.

Resim: Normandiya’ya Dönüş
Yönetmen Nicolas Philibert, 30 yıl önceki René Allio’nun filminde yönetmen yardımcılığı yapmış. Belgeselin adı Retour en Normandie (Normandiya’ya Dönüş) (http://www.imdb.com/title/tt0487485/)

Laurent, yıllar önce Synge’in baba katlini işleyen The Playboy of the Western World oyununa çalışırken karşılaşıyor Pierre Riviere’in öyküsüyle. Aklına takılıyor. Bir süre sonra Pierre’in hikâyesini objelerle anlatmaya karar veriyor. Pierre “taş” anlamına geliyormuş. Önce taşlarla işe koyulmuş. Olmamış. Ayakkabı kalıpları kullanıyor. Sonra bir çeşit hallaç yayı. Arkadaş çevresine kısa bir sunuş yapıyor. Pek beğenilmiyor. İzleyenler arasında ilk filmde asistan olarak çalışan Philippe Genty de var. Doğru objenin toprak olacağını söylüyor.

Toprağın bizdeki karşılığı tebeşir. Laurent, bir imge olarak tebeşiri nasıl bulduğumuzu merak ediyor? Yazma olgusunun bizi başından beri meşgul ettiğini, bunun bir şekilde sahnede bir imgeye dönüşmesini istediğimizi söylüyoruz. Laurent de yazma eylemini sahnede kullandığını söylüyor: bir çiviyle.
Laurent, Caen Devlet Arşivi’ne giderek Pierre Riviere’in el yazması hatıratını buluyor. Normalde sadece mikrofilminin gösterilmesi gerek. Ancak yetkililer mikro filmi bulamıyorlar. Orijinal elyazmalarını göstermek zorunda kalıyorlar. Laurent, çok heyecanlandığını söylüyor. Bizi de heyecanlandırıyor. Pierre’in nasıl bir ritimle yazdığını merak ediyormuş. Anlatıyor. Büyükçe bir defter çıkıyor karşısına. Elle dikilmiş, ciltlenmiş, ama yıpranmış, eski bir defter. 172 yıl öncesine ait. Sayfalar kenarlarına kadar yazıyla dolu. “Normal bir durum” diye ekliyor Laurent, “kağıt az, idareli kullanılmalı”. Bazı yerler yırtılmış, belli ki yazarken bazı yerlerde sinirlenmiş Pierre.

Pierre Riviere’in kaldığı hapishane uzun zamandır kullanılmıyormuş. Laurent oyunu bir kere de orada oynamış.

Laurent 18 yıldır tiyatronun içinde. Ama koşulların gittikçe kötüye gittiğinden şikâyetçi. İşsizlik sigortası için en az 43 kaşe gerekli. Çoğu zaman yönetmenler oyuncunun parasını ödüyor ama kaşesini ödemiyor. Bir nev’i sigortasız işçi çalıştırma… Maalesef koşullar kötü olduğu için oyuncular bu duruma razı. Bazen suiistimaller de oluyormuş. Hem işsizlik sigortası alıp hem de oyunlarda kayıt dışı olarak oynayan oyuncular varmış. Çok şaşırmıyoruz.

Laurent anlattıkça Fransa’daki tiyatro sistemini yavaş yavaş çözüyor gibiyiz. Krallık yönetmenlerin elinde. Bir oyuncu havuzu var. Yönetmenler istediği oyuncuyu çağırarak oyununu hazırlıyor. Her şey oyun bazlı. Oyun bitince her şey bitiyor. Grup kurmak, kalıcı bir kumpanyaya dönüşmek Laurent’in düşüncesine göre yönetmenler için bir problem. Çünkü o vakit “krallıktan vazgeçmek zorundalar” diyor ve ekliyor: “Örgütlenme ve mali problemler de cabası. Diyelim iki kişilik bir oyun oynayacaksınız. Grubun diğer oyuncuları ne olacak?”


24 Mayıs
Prova günü… Erdem, Zeynep, Celal

Dört saatliğine salonu aldık. Teknik prova yapacağız. Arkadaki büyük camlı pencereleri gazete ve kartonlarla kapatmaya çalışıyoruz. İş, tahminimizden de uzun sürüyor. Yarısını karartmayı başardık. Gerisini yarına yapacağız. Seyirciyi nasıl yerleştireceğimizi konuşuyoruz. Seyircilerin oturabileceği iki ahşap basamak ve sıralar var. U şeklinde düzenlemeye karar veriyoruz. En son olarak da siyah naylon zemini yerleştiriyoruz. Biraz yorulduk, ama bir aksilik yok… saat 16:00 gibi salonu terk ediyoruz. Pompidou’ya gideceğiz, Beckett –dünden bugüne[1]- sergisine.
Sergide Beckett’la ilgili pek çok şeyi bulmak mümkün. El yazmaları. Defterlere alınmış notlar. Üzerine çarpı atılmış dieu (tanrı) notu. Provalardan fotoğraflar. Oyun videoları. Beckett’ın kullandığı objeler… Bütün bunlara çağdaş sanatçıların eserleri katılıyor. Beckett’ın açtığı imgeler dünyasına katılıyorlar…

25 Mayıs

Oyun günü. Pencerelerin kalan kısımlarını kapatıyoruz. Celal projeksiyonu takmaya çalışıyor. Biraz tel yardımıyla o da hazır. Akşam 7’de gösterimiz başlıyor. Oyun alanı ile seyirci çok yakın. Üst yazı izleyici için fazla yüksekte kalıyor. Bunun biraz sorun olduğunun farkındayız. Yine de izleyici ilgiyle seyrediyor. Uzunca bir süre alkışlanıyor Erdem. İzlenimlerin olumlu olduğunu düşünüyoruz.
9’da Laurent’in gösterisi var. Bir an evvel boşaltmaya çalışıyoruz sahneyi. Laurent seyirciyi farklı bir şekilde yerleştirecek. Biraz yardım ediyoruz. Sonra, oyuna hazırlanması için bırakıyoruz onu sahnede.
Laurent’in, orijinal oyununu üniversitenin salonuna göre yeniden düzenlediğini biliyoruz. Bazı sahnelerini ve obje kullanımlarını değiştirmiş. Seyirci içeri alınırken konuşuyor Laurent’in Pierre Riviere’i, ortada, kendi kendine, fısıltıyla. Sonra oyun başlıyor. Objelerin kullanımı. Çivi. Pamuk. Fener. Toprak. “Pazar elbisesi”. Oyunu videoya çekiyorum. Bizimkini de çekmiştim. Kollarım ağrıyor. Titretmemeye çalışarak kollarımı değiştiriyorum. Oyun bitiyor. Laurent, Erdem’i alkışa çıkarıyor. Sarılıyorlar. Yutkunuyorum.


Oyundan sonra hep birlikte okulun yakınlarında bir kafeye oturuyoruz. Sohbet. Laurent üst yazılarla ilgili fark etmediğimiz bir soruna daha dikkat çekiyor. Pierre Riviere’in hatıratı gerçekte hatalarla dolu. Bizim Fransızca üst yazıda ise hatalar çok az. Belki daha fazla olmalıydı diyor Laurent. Çünkü seyirci, bir çeviri sorunu olarak algıladı bunu. Belki de hiç yazım hatası koymamak gerekiyor.

Laurent ile Erdem’in “benzerlikleri” üzerine konuşuyoruz. Gülüyoruz.

Jean’ın ölümünün anlatıldığı sahne. Laurent, Erdem’in bunu gülerek oynamasını iki şekilde yorumladığını söylüyor: Birincisi bundan zevk alıyor. İkincisi ölüm onu etkiliyor. İçinde üzüntünün de olduğu bir etki bu. Tıpkı İsa’nın çektiği acılar gibi…

Delilik düşüncesi ve bunun sahneye yansıması üzerine açılıyor konu. Kerem, Laurent’in oyununda “deliliğin” fazla görünmediğini, bu açıdan bizim oyunu nasıl bulduğunu soruyor. “Gidip geliyor” diyor Laurent. “Tam anlamıyla bir ‘deli’yi oynamıyor. Son kertede delilik hakkında çok fazla şey bilmiyoruz. Bazı klişeler dışında elimizde bir şey yok. Klişelere düşme riskimiz bu yüzden çok yüksek.”

26 Mayıs
Pikniğe gittik. Hava pek iyi değil, astı yüzünü, yağdı yağacak. Sohbet. İstanbul ve Paris arasında karşılaştırmalar. Bizdeki eğitimsizlik mi, ahlak eksikliği mi yoksa adalet eksikliği mi? Kültür farklılıkları…
Hava atıştırmaya başlıyor. Biz o işi çoktan bitirdik. Celal ve İlke ayrılıyorlar. Ben, Erdem ve Gülçin pikniğimizden kalan şarapla birlikte Zafer Anıtı’na (Arch of Triumph) gitmeye karar veriyoruz. Hava iyice bozdu. Bir süre oturuyoruz anıtın altında. Yağmur hafifleyince Grand Arch’a gidiyoruz. Şehrin modern yanında yapılmış, Zafer Anıtı’nın modern izdüşümüne.

27 Mayıs
Paris’e yüksek bir yerden bakan Ressamlar Tepesi’ne çıkıyoruz. Sokak ressamları. Sacre Coure Katedrali’ni geziyoruz. Bir müddet içerde oturuyoruz. Ayin başlamak üzere. Biraz bunaldım. Dışarı çıkıyorum. Mine ile karşılaşıyoruz. Buraya geleceğimizi biliyordu, o da bizi arıyormuş. Erdem, Celal, İlke ve Gülçin de çıkıyor. Yüksekteyiz. Rüzgar, hafif olan her şeyi sürüklüyor. Yağmur başladı. Aşağıya inmeye başladık. Uzun merdivenler… İlke’nin ayakları ıslandı. Evlere dağılıyoruz.

28 Mayıs
Yağmur. Gök yarıldı yine. Dışarı çıkılacak gibi değil. Öğleden sonra biraz hafifliyor. Erdem’le çıkıyoruz biraz. Dolaşıyoruz. Pavilion, Paris I Üniversitesi, Notre Dame…

29 Mayıs.
Mine, Gülçin, Erdem St. Martin Kanal’ı boyunca dolaştık. Yol kenarında adını henüz öğrenemediğim, ama iri demir bilyeleri küçük bilyenin en yakınına atma esasına dayanan bir oyunu oynayan ihtiyarları seyrettik.
Resim:adını bilemediğim oyun ve oyuncular.

Akşama doğru, İpek de katıldı bize, hep birlikte fondue yemeye gittik. Bir çeşit eritilmiş peynir. Koca tencere dolusu. Lezzetliydi. Ancak Erdem de ben de aynı duyguyla, “kalmasın, yazık” diyerek bandık ekmekleri. Lezzet gitti…

Yemekten sonra okula gittik. Salonda bıraktığımız siyah zemini topladık. Eve götürdük. Zeynep ile vedalaştık.

30 Mayıs
Louvre müzesi.

31 Mayıs
Dönüş

[1] Retrospektif kelimesine MSword’ün önerisi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder